Bağdat Caddesi No:293 A Blok D:5 34728
Kadıköy-İstanbul

Sami Dündar

Her Şeyin Bittiği Yerden

Yazar: Sami Dündar
Yayınevi: Dark İstanbul Yayınları
Sayfa Sayısı: 453
Ebat: 13,5 x 21
Kâğıt: Enso Kitap Kâğıdı
İlk Baskı Yılı: 2005
Baskı Sayısı: 5. Basım
Dil: Türkçe
ISBN: 978-625-44301-2-1

 

“Bugün sizin de geri kalan hayatınızın ilk günü”

Yapımcı ve Organizatör Sami Dündar, 1999 yılında organizasyonunu üstlendiği Donanma Komutanlığı devir teslim törenini bitirdikten sonra, kendisine ayrılan misafirhanede uyurken deprem olur. İçinde bulunduğu bina, fay hattına gömülerek neredeyse yok olma derecesinde enkaz yığını haline dönüşür. Sami, “27 saat, göçük altında can çekişir.”

“17 Ağustos Marmara Depremi” olarak kayıtlara geçen büyük yıkım, yüzyılın en muazzam felaketlerinden biri olarak tüm dünyada duygusal etkisini göstermektedir.

Sami, yoğun çalışmalar sonucunda tünel kazarak enkaz altına girmeyi başaran üç asker tarafından göçük altından çıkartılır. Fakat bu sefer de “öldü sanılıp ceset torbasına konur.” Çünkü kurtarma çalışmaları sırasında verilen su nedeni ile böbrekleri çalışamaz hale gelmiş ve “ölümcül bir şoka girmiştir.”

Ceset torbası içinde, yakındaki bir kentin hastanesinin (Bandırma) morguna kaldırılır. Hastane morgundaki ölüleri kontrol eden duyarlı bir genç tarafından “hayatta olduğu anlaşılınca” ailesi ve dostlarının yardımı ile yaşadığı kente, İstanbul’a getirilir.

Tedavi olduğu hastanede uzun süre böbrekleri çalışmaz. Doktorlar umutlarını keserler. Ölmesinin beklendiği bir anda işer ve böbrekleri çalışmaya başlar. “Ölümü bir kez daha yenmiştir.”

Yoğun bakımdan çıkartıldıktan birkaç gün sonra, bu sefer de Pseudomanas isimli ölümcül mikrobun kanına bulaştığı fark edilir. Tekrar, ölüm kapısını çalmaktadır. “Azrail’e teslim olmamaya kararlı” olan Sami, büyük bir direnç göstererek mikrobu yener.

Şimdi sıra dayanılmaz ağrılarına ve tutmayan bacaklarına gelmiştir. Ağrıların kesilmesi için morfine ihtiyaç duyulmaktadır. Morfinin alışkanlık yapma tehlikesi vardır ama doktorların başka çaresi yoktur. Sami bir yandan da göçük altındayken aldığı yaralar nedeni ile yürüyememektedir… Morfini yenmek ve de yürüyebilmek için çabalamaya karar verir. Hem hastane personeli hem de dostları tarafından oluşan büyük bir dayanışmanın içerisinde olduğunu hisseder. Yaşama karşı direncini her kaybettiğinde, “insanlar arası bu dayanışmadan güç alarak yeniden mücadele etmeye başlar.”

Hastaneden taburcu olduğunda, morfini yenmiş, fakat yürümeyi henüz becerememiştir. Gönüllü bir fizik tedavi uzmanı, yaşamak için ölesiye direnen bu adamı, kımıldayamadan yattığı evinde tedavi etmeye kararlıdır. Hastanenin verdiği “yürüyemez” raporuna rağmen fizik tedavi uzmanının üstün çabalarıyla, üç ay sonra bastonları ile doludizgin yaşama katılır.

Sami’nin insanüstü direnişi, “yaşama hakkını kullanmaya karar vermesi sayesinde” olmuştur. Bu kararı vermesindeki en önemli etken ise insanlar arası dayanışmanın ona verdiği cesarettir. Hiç tanımadığı insanların onun yaşama tutunması için gösterdiği çabalar Sami’yi yüreklendirmiş, bu sayede hayatta kalmayı başarmıştır.

Bu kitap sadece “insanüstü bir direnişin kitabı değil” aynı zamanda “insanlar arası dayanışmanın, hangi mucizeleri yaratabileceğinin de kanıtıdır.”

My Left Foot filmindeki Christy Brown’un iki parmağıyla yaşama tutunması, Lorenzo’s Oil filmindeki Lorenzo’nun ailesi Augusto Odone ve Michaela Odone’nun evlatları için oluşturdukları özveri, inanç ve sevgi paylaşımı, Forrest Gump filmindeki yürüyemeyen adamın insanüstü mücadelesi sonucu koşmaya başlaması gibi, gerçek yaşamdaki insan hikâyelerinin toplamını bu kitapta bulmak mümkündür. Kitap aynı zamanda bir yandan okuruna kişisel cesaret vermekte, diğer yandan ise insanlar arası dayanışmayı teşvik etmektedir.

İlham Kaynağı: Sami Dündar/Her Şeyin Bittiği Yerden/Anı

17 Ağustos 1999 yılı öylesine sarsıcı bir felaket olarak tarihe geçti ki bugün bile izlerini taze tutuyor. Benim için hayat; o talihsiz günden bugüne asla unutamadığım, travmasından kurtulamadığım, fiziksel kalıntılarım ve hiç dinmeyen kabuslu uykularımla hala yaşadığıma şükrederek geçiyor.

Aslına bakarsanız yaşadıklarımı kitaplaştırmayı hiç düşünmemiştim. Yaşam dolu, heyecanlı, girişken, üreten bir genç adamken düzenleyicisi olduğum bir organizasyon sırasında konakladığım Orduevi 03.02 de fay hattının içine gömüldü. 27 saat can çekiştikten sonra göçük altından çıkartıldığımda crush sendromu denilen bir şok yüzünden öldü sanılıp ceset torbasına konulunca tedavi edilmek yerine Bandırma Devlet Hastanesi morguna sevk edildim. Tesadüfen ölmediğimi fark eden duyarlı bir genç sayesinde hayata geri kabul edildim. Aileme haber verilmesiyle İstanbul’da özel bir hastanenin yoğun bakım servisine ulaştırıldım. Vücudumun tamamı ezilmiş, başta böbreklerim olmak üzere birçok iç organımın faaliyeti durma noktasına gelmişti. Doktorların insan üstü çabasına rağmen hayatta kalma şansım yüzde yirmi seviyelerindeydi. Hayatta kalsam bile bir daha yürümemin imkânsız olduğu düşünülüyordu. Hayatta kaldım. Yoğun bakımda bir şanssızlık neticesinde Pseudomonas adlı bir mikroba maruz kalınca beklenmedik yeni bir hayati tehlike ile savaştım. Bunu da yendim. Taburcu edildiğimde “yürüyemez” raporuna sahiptim. Yaklaşık üç ay sonra bastonlarımla yürümeye başladım. Şimdilerde sol ayağımı kullanamıyorum. Geceleri asla uyuyamıyorum. Uykuda geçirdiğim kısa sürelerde ise dehşetli kabuslarla uyanıyorum. Her şeye rağmen hayatta olduğuma şükrediyorum.

Kitabımda tüm detaylarıyla yaşadıklarımı anlattım. Yazım süreci benim için en zor zamanlardı. Kitabı yazmam için beni ikna eden yakın dostum Okan Bayülgen’di. Beni tüm süreçlerde takip etmekle kalmayıp hastaneden çıktıktan sonra da yaşadıklarımın, verdiğim mücadelenin insanlara anlatılması gerektiğine ısrar ediyordu. Önce bir film yapmaya karar verdi ama nedense yaşananları olduğu gibi yansıtacak bir senaryo yazılamadı bir türlü. Deprem anını ve sonrasını ağlaya ağlaya da olsa Okan’la konuşabildiğimden cesaret alarak kitap yazılması fikrinde ısrar etmeye başladı bu kez. Bunun için de arkadaşı Psikiyatrist ve aynı zamanda yayıncı olan Cem Mumcu ile beni tanıştırdı ve ona başımdan geçenleri anlatmamı, bu söyleşiyi kaydederek sonrasında kitaba çevirmemi önderdi. Denedik ama olmadı. Çünkü anlatmak ve yazmak aynı şeyler değildi. Sonrasında klavye başına geçtim ve bir solukta bitirdim kitabı. Yazım süresince korunaklı bir odada yapayalnızdım. Karşımda internet üzerinden bana kamera ile bağlanan arkadaşlarım vardı. Sırayla nöbet tutuyorlardı. Kitabın ilk üç baskısı Okuyan Us yayınevinden çıktı. Dördüncü baskısı ise Destek Yayınları’ndan. Sonra film çekmeye karar verilince yeni baskı yapmadık. Kitap da tamamen tükendi. Birkaç kez filmi çekmeye teşebbüs ettiysek de maliyetini karşılayamadığımız için yarıda kaldı. Dark İstanbul Yayınevi’ni kurduğumda birlikte çalıştığımız yazar arkadaşlarımız ve yayın kurulumuzun ısrarıyla beşinci baskısını yapmaya karar verdik.