Her Şeyin Bittiği Yerden - Dark İstanbul
Her Şeyin Bittiği Yerden

Kitap hakkında yazanlar.

OKAN BAYÜLGEN

Sami, seni ısrarla yaşatan ve yeni baştan yaratanı bu kitabın sayfalarından birinde, bir yerde keşfedene ne mutlu…”
Okan Bayülgen

ERTUĞRUL ÖZKÖK

SON SAYFADAN BAŞLAYAN HİKÂYE

Bu hikâye, tersinden başlıyor. Yani kitabın son sayfasından. Son sayfada, dört dilde teşekkür var.

Birincisi Türkiye’nin Yahudi cemaatine hem Türkçe hem Ladino dilinde.
İkincisi, Türkiye’nin Ermeni cemaatine. O da hem Türkçe hem Ermenice.
Üçüncüsü, Kürtlere. O da hem Türkçe hem Kürtçe.
Ve uzun bir Türkçe teşekkür listesi.
* * *
Donanma’nın havuz başındaki gece sona erdiğinde 24’ü çoktan geçmişti. Geceyi hazırlayan organizatörlerden Sami Dündar’ın kararı, İstanbul’a dönmekti. Eşyalarını almak üzere orduevindeki odasına gitti. Eşyaları hazırdı. Arabasına gitmek üzere ayağa kalkmak üzereyken ağır bir uyku bastırdı. ‘On dakika uyuyayım’ diyerek uzandı. Gözleri kapanırken kolundaki saate baktı. Tam 03’ü gösteriyordu. Uykuya daldı.
* * *
17 Ağustos gecesi saat 03.02’de Türkiye’nin Batı tarafı tarihinin en ağır depremlerinden biriyle sarsıldı. Sami Dündar o gece Gölcük Donanma Komutanlığı’ndaki geceyi organize etmişti. Uyuduktan iki dakika sonra gelen depremde orduevi yerle bir olmuş ve o da enkazın altında kalmıştı.

Toprağın altındaki ilk anını şöyle anlatıyor:

‘Mutlak sessizlik ve mutlak karanlık vardı. Hiçbir şey göremiyordum. Normalde gözlerimizi kapattığımızda oluşan görüntüler vardır ya, onları bile göremiyordum.’

Ağzının içine kadar toprak dolmuştu. Bacakları ağır bir kolonun altında kalmıştı.

‘Kurtarabildiğim organlarımın en önemlisi beynim’ diye düşünüyordu.


* * *
Saatler sonra işittiği ilk ses bir helikopterin ‘pat patları’ oldu. Bir süre sonra dışardan şu ses geldi:

‘Orda kimse var mı…’

Bu faciadan aklımızda kalan o derin sembol cümle:

‘Orda kimse var mı…’

Önce küçücük bir ışık huzmesi. Arkasından konuşmalar. Işık büyür, büyür ve sonunda genç bir erin başını görür. Üç er, birbirine tutunarak zincir oluşturmuş ve enkazın 15 metre altına inerek, ona ulaşmıştır. Ama ayakları kolonun altındadır. En uçtaki er, kolonun altındaki toprağı kazıp, ayağını boşluğa almaya çalıştığı sırada hiç beklemedikleri bir şey olur. Şiddetli bir artçı deprem, yaralı canavar gibi enkazın dibine vurmaya başlamıştır. Sanki yarım kalan işini tamamlamaya çalışmaktadır. Enkazın dışından komutanın sesi duyulur:

‘Hepiniz dışarı çıkın…’

* * *
Erler belki de emre itaatsizlik ederler. En uçtaki genç er, Kürtçe bir şeyler söylemeye başlar. Sami Dündar da erlerin dışarı çıkmasını ister. Hayır, genç Kürt erler ‘Abi merak etme seni almadan gitmeyeceğiz’ demektedir.

Artçı deprem bütün gücüyle vurmaktadır. Erler de bütün güçleri ile kolonun altını boşaltmaya. İşte o an mucize gelir. Artçı deprem kolonu yerinden oynatmış ve Sami Dündar’ın ayakları bir anda boşta kalmıştır. En uçtaki er, onu koltuk altlarından tutup yukarı çeker. Sami’yi enkazın altına alan depremin ardından gelen artçısı bu sefer onu kurtarmıştır. Ama Sami’nin dramı burada bitmiyor.

Dışarı çıkarıldıktan bir süre sonra şoka giriyor. Onu öldü diye ceset torbasına koyup, Bandırma’ya gönderiyorlar. Orada binlerce cesedin arasına konuyor. Sonra çocuk yaşta bir genç torbanın fermuarını açıyor. Onun göz kırptığını görünce, yaşadığını anlıyor.
* * *
Yarın 17 Ağustos. Bir milli faciayı anacağız. Sami’nin yaşadıkları, on binlerce hayat hikâyesinden sadece biri. Ama orada sadece onun hikâyesi yok. Ona yardım eden fedakâr insanların, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Yahudilerin hikâyesi var. Bir de Bandırma’nın fedakâr insanlarının.

Dükkânlarını açıp, mallarını depremzedelere sunan erkeklerin, 24 saat içinde hemşire olup, yaralılara serum takmayı, tedavi etmeyi öğrenen kadınların, daha o sabah Yalova’ya Gölcük’e doğru hayat kurtarma yürüyüşüne geçen gençlerin hikâyesi.

Kitabın sonundaki teşekkür, acı karşısında tek vücut haline gelen bu milletin kahramanlık menkıbesidir.

Gerçek hikâye işte bu yüzden en son sayfadan başlamaktadır.

Ertuğrul ÖZKÖK
16 Ağustos 2005

VOLKAN SEVERCAN

Aslında böyle bir şey yazacağım hiç aklıma gelmemişti ama Sami’nin böyle bir şey yazacağını tahmin ediyordum.

Herkesin hayatında inişler çıkışlar vardır muhakkak ama Sami’ninki en dipte ve en yukarıda… Dolayısıyla bu kitapta yazılanlarda herhalde iki uç noktada gidip gelmiştir diye düşünüyorum.

Yıllar önce organizasyon yaparken tanıştık Sami’yle; deli gibi çalışkan, hırslı, detaycı, sinirli, otoriter, sevimli, iş bitirici… Sıfatlar saymakla bitmez. Bütün hepsinin de bir karşılığını görürsünüz onda…

Kızmak istersiniz kızamazsınız, sevmek istersiniz sevemezsiniz, kucaklamak istersiniz yapamazsınız bu deli adamı. Hep kendi başına buyruktur ve bir o kadar da başarılıdır, “laf aramızda için-için kıskanırsınız” ama onu da başaramazsınız.

Bir bakmışsınız sekiz sütuna manşet gazetelerde, bir bakmışsınız televizyonlarda açık oturumlarda, bir bakmışsınız restorancı olmuş, bir bakarsınız anacığıyla beraber çay içiyor yuvasında…

Ama varsa yoksa bir şey var ki o da 5. BOYUT’ta…

Sami’yle birçok iş yapmış olmamıza rağmen benim hayatımda ki en önemli yerini “Çocuk Cafe” gösterisini 100 kişilik bir salonda seyredip; “Yok, bu iş böyle olmaz !” diyerek, 5.000 kişinin seyrettiği bir gösteriye çevirerek almıştır. Ne Ziya ne de ben Çocuk Cafe’nin bu denli başarılı olabileceğini düşünemiyorduk. İşte o zamanlar Sami içinde yatan aslanın ne olduğunu ağzından kaçırıvermişti. Türk Tiyatrosunun en önemli prodüktörü olacaktı…

Arkasından Bostancı Gösteri Merkezi’nin prodüksiyonu olarak başlayan “Keşanlı Ali Destanı”nda kesişti yollarımız. Başta organizasyonu yapan firma sahibi iken Bostancı Gösteri Merkezi’nin vazgeçmesiyle Sami kollarını sıvadı bu muhteşem müzikalin prodüktörlüğüne.

Türkiye’de gelmiş geçmiş en büyük müzikal olmalıydı bu… Bunun için ne gerekiyorsa yaptı Sami… Elindekini avucundaki bu projeye yatırdı, hayatını buna vakfetti… Sami’nin bu heyecanı, 200 kişiden fazla insanın rol aldığı, bir o kadar insanında sahne arkasında çalıştığı bu müzikaldeki herkesi derinden etkilemişti. Benim, hayatımda gördüğüm ve eminim ki görebileceğim müthiş bir sinerji oluşmuştu. Orkestradan, başrol oyuncularına, dekorcusundan ışıkçısına, kostümcüsünden dansçılarına kadar herkes olağanüstü bir özveri ve inançla bu müzikalin üstesinden gelmeye çalışıyordu…

Ve PERDE !…

Siz hiç 5000 kişinin ayakta alkışladığı ve bis üzerine bis yapılan finalde çıkış kapısına kimsenin gitmediği bir müzikalde oynadınız mı?
BEN OYNADIM…

Siz hiç 5000 kişinin ayakta alkışladığı ve bis üzerine bis yapılan finalde çıkış kapısına kimsenin gitmediği bir müzikali yönettiniz mi?
BEN YÖNETTİM…

Çok teşekkür ederim Sami... Çooook teşekkür ederim!

Ancak ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Mali kriz, Mavi Çarşı yangını, sponsor sorunları ve daha bilemediğimiz başka sebepler yüzünden hevesimiz kursağımızda kaldı.

Ama çok iyi biliyorum ki Sami ne yapıp edecek ve bu muhteşem müzikali bir daha sahneye taşıyacak.

18 Ağustos 1999
Müzikalin hemen sonrasında, Ağustos ayında yaşanan deprem acımızı birden daha da arttırdı. Sami’den haber alamıyorduk… Gölcük’teydi… Saatler geçti, gün döndü, neredeyse umutlar tükenmişti, ama Sami’yi tanıyanlar bilir o öyle kolay pes etmezdi, edemezdi, etmemeliydi…
Nihayet haber geldi, YAŞIYOR… Biliyordum, biliyordum!

Ben o zamanlar Valikonağı Caddesinde Amerikan Hastane’sinin karşısında oturuyordum. İlk gelen haber Sami’nin Altunizade’de bir hastaneye kaldırıldığıydı. Arabaya atladığım gibi soluğu Altunizade’de aldım. Bekle Allah bekle ne Sami var ne gelen giden var…

Telefonun acı acı çaldı… “Eyvah!…” Korkuyla açtım telefonu Sami’yi İkitelli’de bir hastaneye götürmüşler. Arabaya atladığım gibi İkitelli’deyim. Ara Allah ara, Sami yine yok…

Telefon bir daha çaldı, Sami’yi Amerikan Hastanesine getiriyorlar. Güler misin ağlar mısın? Arabaya atlayıp eve geri geldim ve arabayı tekrar evin önüne park edip hastaneye koştum.

Birkaç dakika sonra ambulans geldi ve Sami’yi indirdik… Doktor MR’a sokmamız gerektiğini söyledi. Günlerce göçük altında kalıp sonra MR’a nasıl sokabilirdik ki Sami’yi… Bir şekilde soktuk işte.

Hoşgeldin Sami!… Hoşgeldin!…

Herhalde muhteşem bir kitap okuyacağız. Bizler kadar tüm insanlığın bir solukta okuyacağı bir kitap olduğuna eminim.

Belki bir dahakine komik bir şeyler yazarsın…
Sevgiyle kal kardeşim…

Volkan Severcan

CEYHUN YILMAZ

Eylül ayının ilk veya ikinci haftasıydı… Çok acılar yaşatan Ağustos depreminin manevi sarsıntısı hala hafızalarda… Pek gülümsenmeyen günler yaşamaktaydık. Hayatta ailem dediğim insanlardan biri Okan Bayülgen’le birlikte arkadaşımız Sami Dündar’ı ziyarete gitmiştik…

Sami’yi şen, şakrak tatlı bir adam olarak tanırdım. Okan’ın iyi dostu olduğunu biliyordum ve Okan o gece bana “bizim Sami depremde zor anlar yaşamış hala hastanede gel sende ziyarete gidiyoruz” dedi ve koşa-koşa gittik…

Gördüğüm manzara karşısında çok şaşkındım çünkü Sami’nin gözleri ve dudakları haricinde pek sağlam görünen bir yeri yoktu. Yaralar ve birtakım cihazlar içinde korku dolu bakışlarla bakan Sami, çok geçmeden bizim de bakışlarımızı aynı yaptı…

“Nasılsın, iyi misin? Olayı hatırlıyor musun?” gibi bir sohbet açtığımızda, Sami hayatım boyunca unutmayacağım şu cümleleri kurdu… “Ya arkadaşlar bana kamyon çarpabilir, birisi bıçakla arkamdan yaklaşıp beni öldürebilir her şey olabilir ama şu duvar hareket edip üstüme nasıl geldi? Biri bunu anlatsın bana…”

Geçmiş oldu; Sami, yine aramızda…
Unutmamamız gereken dersler var Sami’nin bu kitabında…

Ceyhun Yılmaz
1 Temmuz 2005 / İstanbul

PROF. DR. MOİS BAHAR

İnsanın aklından kolay-kolay silinmeyen yaşanmış olaylar vardır. Bunlar kimi zaman güzel anılar kimi zaman da hatırlarken elem duyduğu şeylerdir.

Hekim olmak hemen-hemen her çocukluk yaşında arzu edilen ve erişilmesi kolay olmayan bir meslek olarak hayal edilir ve yaşantısı da hep başarılarla dolu görünür. Hekimlik pratiği içine girince işlerin her zaman başarılı tedaviler yönünde gitmediği fark edildiğinde üzüntüler ortaya çıkar. Bütün bu hoşnutsuzluklara rağmen iyi bir hekim olmak benzer sıkıntıların yaşanmayacağı anlamına gelmemektedir. Diğer yandan insan vücudunun çözümlenmiş sorunlarının aslında çözümlenmemiş olanlarına kıyasla küçücük bir parçası olduğu yıllar geçtikçe ortaya çıkarken, hekim de kendisini doğanın karşısında küçücük bir toz parçası gibi görmeye başlar. Diğer meslektaşlarımı bilmem ama ben bugünkü yapımla öyle bir duygu ile yaşıyorum. Medikal sorunlara her zaman doğru yanıt alınamadığının bilinci ile yaşayan hekim, kanımca artık kendini olgun görebilecek düzeye gelmiştir.

Bütün bunlar deneyimlerin artması ve pek çok hastayı tanımakla daha belirginleşir ve arkasından yanıtı çok kolay olan soru ortaya çıkar. Kimdir her zaman her koşulda başarılı olan? Yanıt öz ve çok kesindir: DOĞA; Çünkü onun gücü ile yarattığı her şey mükemmel olurken mahvettiği de aynı yönü ile başarısıdır.

Çocukluğumdan beri pek çok deprem yada eskiden kullandığımız sözcükle zelzele yaşadım. İstanbul belli aralıklarda kimi zaman şiddetli kimi zaman hafif sallanan bir şehir özelliğini taşırken, 17 Ağustos 1999 tarihine kadar doğanın yok edici gücünü yaşayan biz İstanbullular olmamıştık, gazete haberleriyle bilinçlendiğimiz doğu bölgelerindeki kardeşlerimizdi.

İşte o unutulmaz gecenin peşinden bir yandan insan olarak diğer yandan ise hekim olarak yaşadıklarımı kısmen de olsa dile getirmeyi hiç düşünmemiştim, çünkü o olayları anımsadıkça içgüdüsel olarak aklımdan uzaklaştırmada artık ustalaşmıştım. Sami’ den gelen telefon çağrısına ve tatlı sesinin “hocam bir şeyler yaz kitabım çıkacak” isteğine hayır demem mümkün olamazdı. Biraz gerilere gitmek gerekiyor…

Amerikan Hastanesinin yeni binasına taşınalı henüz bir ay olmuştu. Teknik açıdan son derece modern cihazlarıyla çağdaş, 17 yataklı mükemmel bir Yoğun Bakım kurmuştum. Başta Vehbi Koç Vakfı yöneticileri, herkesin ve özellikle o dönemin yönetici ekibi Talat Pekelman, Georges D. Rountree, Lynda Mikalauskas ve diğerlerinin isteklerimi yerine getirmekte gösterdikleri ilgi ve vermiş oldukları büyük katkı sonucunda hastalarımıza hayırlı olması dileği ile açmıştık yeni bölümümüzü. Hemşirelerimizin hepsi deneyimli idi, başlarında Bayan Savaş gibi tuttuğunu koparan ve yönetimi ile bir aile havası oluşturan kişiliği düzenimizi ve çalışma atmosferimize zevk katıyordu. Üst yönetimden de büyük katkı Ayşe Pişkin’ den geliyordu. Hiçbirimiz aklımızın ucundan dahi geçiremezdik bu yepyeni mükemmel çalışma düzeni üzerine kurulmuş olan yoğun bakımın ilk hastalarının deprem kazazedelerine hizmet vereceğini.

O günün sabahından itibaren enkazlardan kurtarılan hastalar hızla Amerikan hastanesine akıyordu. İki gün içinde tüm yataklarımız dolmuştu ve aynı anda terk ettiğimiz eski binadaki yoğun bakımı yeniden kullanmak zorunda kaldığımız yetmiyormuş gibi üst katımızdaki koroner yoğun bakımı da işgal etmiştik ve kapasitemiz 36 yatağı bulmuştu.

Bu yatakların birinde de Sami Dündar şişko haliyle yatıyordu. Başlangıçta sessizdi çünkü her yönü ile kontrolümüz altında idi, uyutuluyordu ve sürekli diyalizde idi. Yoğun tedavilerimiz sonunda böbrek yetersizliği düzeldi, ezilmelerin yarattığı sorunlar ise ancak uzun zaman sonra düzeldi. Onunla ve diğer deprem kazazedeleri ile yaşadığımız tedavilere yönelik yapılan çalışmalarla bu satırları okuyanları sıkmak istemiyorum, çeşitli vesilelerle zaten bunları kendi aramızda, tıp toplantılarında çok konuştuk ve tartıştık. Toparlandıktan sonra doğal olarak öncelikle şikâyetleri sonradan da çenesinden kurtulamadık Sami’nin, ama hemen peşinden tatlı dili devreye girince de yaptığı esprilerle yoğun bakımın sevileni olmuştu.

Farklı biri idi Sami Dündar, enkaz altından kurtarıldıktan sonra, çeşitli zorlukları o haliyle aşmayı bilmiş ve kendisine özgü zekâ kıvraklığı ve yeteneği ile transportunu yapanları yönlendirerek Gölcük’ten İstanbul’a ve Amerikan Hastanesine gelebilmişti. Sami hastaneden taburcu olduktan sonra belli aralıklarda bizleri görmeye geldiğinde konuşulan konu hiçbir zaman deprem olmamıştı. Farklı bir kişiliği vardı ve içten duygularını paylaşırdık. Olayı yaşayan ve ölümden kıl payı kurtulan biri olarak kızgınlıklarını ve tepkilerini doğal karşılamayı alışkanlık haline getirmiştik. Bazı sıkıntıları nedeniyle doktorları tenkit edişini hep belli bir ironi ile konuşur, kimi zaman yanlış olan fikirlerini düzeltme çabasında bile olurken bizleri fazla üzmeden sonunu tatlıya bağlar ve kahkahalarla ayrılırdı aramızdan.

Ben değil de biz dememin nedeni ise, tıbbi yaklaşımların en zoru ile ilgilenen doktor grubu bizlerdik yani “YOĞUN BAKIM EKİBİM.” Dr. İsmail, Dr Alim, nöbetçi arkadaşlarım ve o dönem Cerrahpaşa’ dan Amerikan Hastanesine yardıma gelen gönüllü asistanlarım.

O günlerde yoğun bakımımızda tedavi gören hastalarımızın üç tanesi hariç diğerlerinin hepsini ölümden döndürmüştük. Sami de bu şanslı kişilerden biri idi, diğerleri şu sıralarda neredeler? Ne durumdalar? Yaşam düzeyleri nasıl? Hiç haberlerini alamadık. Bir tek Sami, o derece ağır bir psikolojik travmadan sonra olumsuz yönde etkilenmiş olan ruhsal sağlığını düzeltme çabalarında elde ettiği başarılarını bizlerle paylaştı, bizleri sevindirdi, zaman-zaman bizleri güldürdü ve sonraki yaşamında bizleri unutmadı.

Yüce Tanrıdan dileğimiz bu elemli günleri bundan sonraki yaşamımızda görmememiz.
Sağlık ve mutluluklar Sami.


Prof. Dr. Mois Bahar

DR. ALİM EKİNCİ

17 Ağustos gece yarısı büyük bir sarsıntı ile uyandığımı ve beşikteki minik kızımı kucağıma alarak onu çaresizlikle ev içinde en korunaklı yere götürmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

İlk şoku atlattıktan sonra depremin merkez üssünün nerede olduğunu öğrenmeye çalıştık. Sabaha karşı hastaneye koştum. Sonra acı haberler gelmeye başladı. Bizim için yorucu ve üzücü bir sürece girmiştik. Gecemiz gündüzümüze karışmıştı. Eve gitmeyip deprem hastalarını kurtarmaya uğraşıyorduk.

Sami’yi o günlerde tanıdım. Acil servisten alarak yoğun bakım 11 no’lu yatağa yatırdık. Acilen kateter takarak diyalize başlamak gerekiyordu. Vücudundaki ödemden dolayı kateter takılmasının zor olabileceğini söyledim. Endişemi anlamış olacak ki o hali ile bile moral vermeye çalışıyordu. Kendisinden aldığımız bu samimiyet sinyalleri doğrultusunda güle oynaya ve şakalaşarak kolaylıkla kateterini taktık ve süratle tedavisine başladık.

‘Hayata döndürüp döndüremeyeceğimizden emin değildik’. Güçlü kişiliği ile bize güç ve moral verdi. Kısa sürede tedaviye yanıt almaya başladık.

Sadece bize değil annesine de moral veriyordu. Tedavisine devam ettiğimiz bu dönem içinde aramızda ağabey-kardeş ilişkisi oluştu.

Taburcu ettiğimizde artık o bizim için eşi bulunmaz bir dosttu. Kendisini tanıdıkça içindeki cevherleri öğrenmeye başladık. Ancak kendisinde henüz keşfedemediğimiz birçok cevherin saklı olduğunu biliyorum.

Hastalığının vermiş olduğu ağrılar ve hastanede kalış süresinin getirdiği stres doğrultusunda yaşadığı olaylar ve sürtüşmelerinin bile kendine özgü bir ayrıcalığı vardı.

Taksici ile yaşadığı olay sonrası acil servisteki hali görülmeye değerdi. Olayı anlatınca kendimi tutamayarak kahkahayı basmıştım. O çok sinirli hali ile bile çok sevimli duruyordu.

Sami’yi, kelimelerle anlatmak mümkün değil. Bu yazıyı yazmam için gösterdiği olağanüstü sabrından dolayı kutluyorum. Bu yazıyı bekleme sırasında söylediği “Size kızamıyorum, çünkü biliyorum ki bu süre içinde, bir can kurtarıyorsunuz.” sözleri kendi kişiliğini ve iyimserliğini gösteriyordu.

Sami, bizim için yakın bir arkadaş ve iyi bir dosttur. Temennimiz, bir daha böyle acılar yaşamamasıdır.

“Vaayy” Sami, seni çok seviyoruz. Aramıza hoş geldin…

Dr. Alim Ekinci 

DR. İSMAİL HACI

1999 yılı İzmit depreminde hastanemize getirilen birçok hastadan biri de Crush sendromu nedeni ile akut böbrek yetmezliğine girmiş bacaklarını hareket ettiremeyen Sami Dündar’dı.

Kendine özgü kişiliği ile diğer hastalarımızdan ayrılan Sami Dündar ile dostluğumuz onun bu zor günlerinde başladı.

Genel yoğun bakım servisimizde kısa sürede böbrek yetersizliği tedavi edildi. Ancak bacaklarındaki hareket kaybı ve ağrılar nedeniyle oldukça uzun sürecek tedaviye başladıktan sonra bizlerle ve ona ağrı, fizik tedavi rehabilitasyon ve ortopedik yönden yardımcı olan Dr. Ömür Erçelen, Dr. Önder Çerezci ve Dr. Cezmi Enson ile zaman-zaman kızgınlıklar yaşadı. Ancak yapılan tedaviler, rehabilitasyonlar ve azmiyle tüm güçlükleri yenen Sami Dündar uzun süren bir mücadeleden sonra günlük yaşantısına devam eder hale geldi.

Dostumuz Sami Dündar’a sağlıklı, mutlu ve başarılı bir yaşam dilerken deprem kuşağında olan ülkemizde umarız insanlarımız ve devletimiz bu felaketten ders almıştır ve bir daha böyle felaketler yaşamayız.

Dr. İsmail Hacı

DR. ÖNDER ÇEREZCİ

Sevgili dostum Sami Dündar

Öncelikle sana yakışan (ancak senin gibi yürekli bir kişinin o acı sıkıntılı günlerini toparlayıp bir kez daha anılarını yaşayıp kaleme dökebilirdi) bu çalışman için seni kutluyorum.

Tüm insanlığı hakikaten yasa boğan 1999 deprem felaketinden sonra seninle tanışmıştık. Hastanenin birinci katında Dr. İsmail Hacı’nın konsültasyon isteği nedeniyle seni ziyaret etmiştim.

Çok medikal noktalara gerek yok ancak kalçadan itibaren her iki alt ekstremitede ileri derecede ödem ve cilt hasarları mevcut idi. Ayaklar ödemli ve hareket ettirmede zorluk ve ileri derecede nöropatik ağrıların vardı.

Hepsinin yanında bendeki ilk izlenimin; kolay kabul etmeyen, kontrolün mutlaka senin elinde olması gereken bir kişilik idi. Bunu aşmak hakikaten zordu. Ta ki bir gün sana “Burası senin patron olduğun değil, hasta olduğun bir yer, burada patronluk olmaz, yapılanları kabul etmenden başka bir şansın olmadığını” sana söyleyene kadardı.

Annenle tanıştığım zaman, onun yatağının başından buğulu gözlerle sana bakışını hatırlıyorum. Sanki hayatın ne derece sürprizlerle dolu olduğunu, 45 saniyenin sonuçlarının aslında daha da üzücü noktalarda olabileceğini düşünüp, mevcut halinle mutlu olmaya çalışıyor gibiydi.

Seni tekrar kutluyorum. Tüm yaşantın o enkaz altından 18-20 saat sonra ani parlayan gün ışığının parlaklığından daha parlak, daha umut dolu ve sağlıklı geçmesini diliyorum.

Ha! Bir de unutmadan; annen ne zaman CAVCAK yapacak?…

Dr. Önder Çerezci
14.06.2005

HEMŞİRE KAROLİN SARI

17 Ağustos 1999, hayatımda ve hayata bakışımda köklü değişiklikler yaratan bir sürecin başlangıç tarihi…

O gece yatağımda o ani sarsıntıyla uyandığımda, kaskatı kesildiğimi ve annemin bana “ Karolin deprem oluyor” diye seslenişini çok iyi hatırlıyorum. Bir süre donakalmıştım, daha sonra annem ve babamla evi acilen terk ettik.

Sabah 06.00’da uyanıp işe gidecektim, o geceyi komşularla birlikte evimizin karşısındaki açık otoparkta, radyodan haber dinleyerek, Renault arabamızın bagajında sabahlayarak geçirdim. Ancak saat 05:00–06:00 gibi biraz kestirmeye çalıştım, tabi ne mümkün…

İşe gittiğimde sürekli afet haberleri alıyorduk, hastane içinde bir duyuru yapıldı, ikinci bir emre kadar özellikle sağlık personeli, hastaneden ayrılmayacaktı, Gölcük’ten ve diğer afet bölgelerinden hasta ve yaralıların hastaneye getirileceğine dair…

İnanılmaz bir hareket başlamıştı hastane içinde, bize göreve devam edeceğimiz ve nöbeti biten hemşirelerin bir süre dinlendikten sonra, daha önce revize edilmek üzere boşaltılmış olan ve şimdi deprem nedeniyle acilen tekrar düzenlenmiş olan eski birimlerde çalışmaya devam edeceği bilgisi geldi.

Tabi kaytaranlar olmadı değil, ama o gün (17 ağustos akşamı) mesleğimde doyuma ulaştığım çok önemli bir gündür. Çünkü gerçekten muhtaç insanlara, bizler kendi mesleki bilgi, beceri ve inisiyatifimizi kullanarak çok fazla uygulama yaptık. Ben hayatımda ilk kez ki hala unutamam, siyaha yakın bir renkte idrar rengine o zaman şahit oldum. Ezilmiş kollar, bacaklar, yüzler…

Hastanenin en çok çalışan birimleri, ortopedi, genel cerrahi, beyin cerrahisi, plastik cerrahi ve el cerrahisi birimleri oldu.

O gece hiç oturmadan, durmadan çalıştık ve ben gerçekten cin gibiydim, hiç uykum yoktu ve daha çalışabilirdim, sabah (18 ağustos) saat 10:30 gibi nöbet teslimini yapabilmiştim…

Hastaneye gelen yaralıların gördükleri hasarlar nedeniyle çoğu hakkında hastane içinde konuşuluyordu, bazılarının adları da artık biliniyordu hastane içinde, Sami Dündar diye birinden de bahsediliyordu. Vücudu çok fazla hasar ve eziklerle dolu, böbrek yetmezliğine girdiği düşünülen, ağrı kesici ve yatıştırıcılara müthiş derece dirençli olduğu söylenen, ünlü ziyaretçileri olduğu söylenen bu adam kimdi?

Onunla tanışmam fazla zaman almadı, bir süre sonra yoğun bakımdan çalıştığım servise transfer edildi, transferi sırasında kendisini getiren hemşire arkadaşım tarafından fazlaca uyarıldığımı hatırlıyorum, özellikle ajiteliği konusunda…

Kendi tedavisini kendi yönlendirmeye çalışır gibiydi, ipler hep elinde olmalıydı sanki, çok ağrıları vardı, acı çekiyordu, uyguladığımız ağrı kesici ilaçlar ağrısını geçirmeye yetmiyordu, bir gece cinnet geçirdi. Unutmam mümkün değil. O güçsüz ve acılı adam nasıl oldu da “bana ağrı kesici yapın ulan” diyerek doğrulabildi. Hala aklım almıyor, o an suratımda şiddetli bir tokatın patlayacağından emindim, korkuyla bağırarak odadan kaçtığımı ve ardından odasına korkuyla girmeye başladığım o adamı Dr.İsmail Hacı’nın ağrı kesici direktifleri ve psikolojik desteğiyle nasıl zorlukla sakinleştirdiğimizi unutamam.

Bir keresinde gündüz saatlerinde (4 şiddetindeydi sanıyorum) bir deprem daha olmuştu. Sarsıntıyı hisseder hissetmez Sami Bey’in odasına koştum, elimde uygulamak üzere aldığım enjektörler de vardı, elimde enjektörlerle panikle odasına girdiğimde bir yastığı kafasına siper ederek benden kendisine uyutacak bir ilaç yapmamamı o an bir şey olursa ayık olması gerektiğini söyleyerek yalvarmıştı. Ben de kendisine durumundan endişelenip kendisini merak ettiğimiz için odasına bu şekilde ani bir giriş yapmak zorunda kaldığımı söyleyip kendisini yatıştırmıştım.

Gerçekten zor günlerdi, kendimi bazen onun yerine koyup düşünüyordum. Sen git, Gölcük’te donanmanın devir teslimini organize etmeye, akşam işin bitsin, ekipten herkes İstanbul’a dönsün, sen yorgun olduğun için ertesi gün dönmeye karar ver, banyonu yap yatağa yat, deprem olsun, kaldığın bina üzerine çöksün, yani olacak iş değil… Ama aynen olmuştu.

Sami Bey’in annesi ve kız kardeşleri kendisiyle çok ilgiliydiler, aralarında belirli bir nöbet düzeni uygulamaya çalışıyorlardı. Annesi yaşına rağmen çok fedakâr bir kadındı.

Bir gün laf lafı açtı, benim sosyal faaliyetlerimden bahis ediyorduk, deprem nedeniyle ertelediğimiz bir konserimiz vardı ki ben orada “anne kalbi” şiirinden müziğe aktarılmış bir eserde anne solosunu yapacaktım. Eserin hikâyesini anlattım, Sami Bey’e. Şarkı, bir annenin fedakârlığını konu alıyordu, tıpkı Sami Bey’in annesi gibi, fakat evlat kötü bir evlattı o yüzden hikâyenin sonunu değiştirerek anlattım ona…

“Mor Sirdı” diye bilinen şarkının hikayesi şöyleydi: Bir Ermeni genci, aşık olduğu kıza sevgisini gösterebilmek için pek çok yolu dener, fakat kız yetinmez ve bir gün delikanlıdan annesinin kalbini kendisine getirmesini ister, kız ancak bu sayede delikanlının kendisine olan sevgisinden şüphe etmeyeceğini söyler, delikanlı gider ve bir geyik avlar, kalbini çıkarıp sevdiği kıza annesinin kalbi olarak sunar, fakat kız bir şekilde bunun sevdiği gencin annesinin kalbi olmadığını anlar ve delikanlıyı kovar, çocuk en sonunda gider ve annesini öldürür kalbini çıkarır, sevdiği kıza götürür, yolda koşarken, ayağı takılır ve düşer, annesinin kalbi dile gelir ve der ki “vah canım oğlum, bir yerin acıdı mı…?”

Sami Bey’i anlamaya çalışıyordum, birbirimizi tanıdıkça daha iyi anlamaya başladık ve tedavi sürecine katkı sağladık. Hastaneden beklediğimizden çok daha kısa bir süre içinde taburcu oldu, o gerçekten güçlü bir adamdı, sürekli ayakta durmaya çalışan çok güçlü bir insan…

Bütün bu süreç boyunca şunu fark ettim: Şu anı en iyi ve en mutlu nasıl yaşayabilirim? Artık önemli olan buydu. Ben sosyal çalışmalarıma devam ederken, çevremde yani hastane dışındaki insanların hiçbir şey hakkında fikirleri yoktu ve hayat devam ediyordu. Tiyatro gibi yani “show must go on” dışarıdakiler ve içeridekiler vardı, dışarıdakilerin içeridekilerin durumundan haberleri yoktu, ne de ilgileri. İçeride yaşanan acılar ve mucizeler, kimsenin bunlardan haberi yoktu…

Bence Sami Dündar dışarıdakilere bunları aktarabilecek en doğru kişi.

Sami Dündar, hayatımda yer aldığın ve hayatında yer alabildiğim için mutluyum…

Karolin Sarı
Amerikan Hastanesi Hemşiresi
Haziran 2005

ERDOĞAN KARAYEL

Uykunun tanımını sorarsanız, hayatımızdan çaldığımız süreçle eşanlamlıdır benim için… Yaratıcılığımın kreşendosuna gece yarısından sonra ulaşırım genelde. Sessizliğe yayılan ve derinden gelen müzikle oluşan atmosfere çok fazla direnemez, hemen gelir ilham perim… Onunla birlikteyken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmem bile… Kuşların cıvıltılarını duyduğumda anlarım ancak yatma vaktimin geldiğini…

Yine böyle bir geceydi… Ama günün yorgunluğundan mı, ilham perimin uykusunun geldiğinden mi bilinmez, saat 02.50’de benim de gözlerim kapanmaya başladı. Hafta sonları yanıma gelen oğlumun odasındaki yatağa atıverdim kendimi. Pijamalarımı bile giymeye üşendim. Nasıl olsa birkaç saat sonra kalkacaktım. (Ara sıra hala böyle yaparım, bir de soyunup, giyinmekle zaman kaybetmeyeyim diye) Gözlerimi henüz kapamadan ayaklarımın uçlarında kıpırtılar hisseder gibi oldum, sıcaklıklarını hissedince anladım siyam kedilerim olduğunu. Hemen her gece gürültü etmesinler diye genelde banyoya kapatırdım onları. Ama o gece, ona da üşendim ve bir an evvel uyuyabilmek için gözlerimi kapadım usulca. Uyumak için genelde karikatürlerdeki gibi koyun saymam ama unutamadığım anlarımı, anılarımı film şeridinden kareler gibi sayarım. Ninni gibi gelir o kareler…

Karelerin başlangıcı ile uykumun kesiştiği noktada, ayaklarımın dibindeki kedilerin fırlamasıyla gözlerimi açtım ve başladım söylenmeye… “Zaten kabahat bende ki, sizi banyoya tıkmadım, bir rahat uyku uyutmuyorsunuz adama!” diye… Aynı anda duyduğum derinden ve alttan gelen seslerle gözlerim fal taşı gibi açıldı. Koşuyolu’nda oturduğum daire dördüncü katta olduğundan uğultu aşağıdan yukarıya doğru geliyordu. Saniyesi saniyesine değişik düşünceler oluşmaya başladı beynimde. İlk duyduğum gürültüyü 12 Eylül 1980’de sabahın beşinde duyduğum tank paletlerinin sesine benzettim. “Eyvah, yoksa yine mi darbe oldu?” derken, dış kapının menteşelerinin yerinden çıkacak gibi çarptığını fark ettim birden. “Eyvah” dedim bu kez “Yoksa kapıyı mı tekmeliyor birileri?!” Düşünceler gürültüyle birlikte yön değiştiriyor ama yerimden kalkamıyordum hala. Mıhlanmıştım adeta yatağa. Karşımda duran kitaplıktan, kitaplar ve biblolar düşmeye başlamıştı. Gardırop ve kitaplık sallandıkça üstüme düşecek gibi oluyordu ve ben bir şey yapamıyordum. Evet, emindim artık, deprem oluyordu. Son yıllarda bir türlü hissedemediğim ya sokakta ya arabada olduğum depremi işte şimdi tüm dehşetiyle hissediyor ve yaşıyordum. Demek ki kediler, birkaç saniye önce depremi hissetmişler ve yerlerinden ok gibi fırlamışlardı. Gürültü şiddetini daha da arttırdıkça, salondan ve mutfaktan daha çok sesler gelmeye başladı. Düşen tabaklar, bardaklar ve kitaplar gecenin ürkütücü karanlığında yankılanıyordu sanki…

Sonradan öğrendiğimize göre 47 saniye, bana göre 47 dakika gibi gelen deprem, şiddetini azaltıp durduğunda ben hala yataktaydım. Neden sonra kalktım ve kapının eşiğinde durdum (.) Holün lambasını yaktım hemen. Salona geçtiğimde yere düşen kitapları ve ödüllerimi toplamaya başlamadan elektrikler kesildi birden. Balkona çıkıp çıkmamakta tereddüdüm, insan çığlıklarını ve koşuşmaları duyunca geçti ve hemen koşup kapıyı açtım. Bir yandan da “ya yine deprem olursa ve ben aşağı uçarsam?” diye aklımdan geçirdiğim düşüncelerle aşağı baktığımda bunun bir kâbus değil, gerçek olduğunu anladım. Hemen cep telefonuna sarıldım, oğlumu ve kız kardeşimi aramak için. Ama hatlar kilitlenmişti. Elime bir çakmak alıp dördüncü kattan aşağı inerken, diğer dairelerde oturan komşuların kireç gibi olmuş yüzleriyle karşılaştım. Çakmak ışığındaki yüzlerin, korku filmlerindeki yüzlerden pek farkı yoktu… Aşağı indikten bir müddet sonra arabaya atlayıp, Bülent’e gittim. Reklâm ajansımızda ortağım olan Bülent’in deprem fobisi vardı ve gece boyunca onu sakinleştirmek için epeyce çaba sarf ettim.

Gün ışıdığında ve depremin boyutlarını yavaş-yavaş öğrenmeye başladığımızda korkunç bir felaketle karşı karşıya olduğumuzu anladık. Arkadaşlarla birlikte yardım için Gölcük ya da Adapazarı’na gitmeye karar verdik. Ama yollardaki yoğunluk yüzünden ne yazık ki geri dönmek zorunda kaldık. Ülke tam bir kaos yaşıyordu. Ve bizler reklâm ajansımızı yeni kuruyorduk. Eşyalar bile henüz yeni alınıyordu… Aradan yıllar geçmesine rağmen, enkaz arasında çıkarılmayı bekleyen, can çekişen ya da aramızdan çoktan ayrılan yüzlerce, binlerce insanın hissettikleri yüreğimizde, görüntüleri belleklerimizde hala…

Televizyonda yayınlanan her görüntüye ve sayılan isimlere bakıp, tanıdıklarımızın olup olmadığını anlamaya çalıştığımız bir gün, sevgili Sami Dündar’ın da Gölcük’te enkaz altından çıkarıldığını ve sonrasında İstanbul Amerikan Hastanesi’ne nakledildiği haberini aldım. Hani hep alışmışızdır, gazetelerin özellikle 3. sayfasındaki kara haberlere… Bu kez gazetedeki üçüncü sayfa haberlerinden birini yaşıyordum adeta. Bu tür duygu ve düşüncelerle hastaneye koştuğumda 5. Boyut ekibini gördüm hastane girişinde. Başarılı bir operasyondan sonra Sami’nin hayata döndüğünü ama şoku hala atlatamadığını, yoğun bakımda olduğunu duyduğumda sevinç ve üzüntüyü bir arada yaşadığımı anımsıyorum.

Sonraki günlerde ancak ziyaretine gidebildiğimde karşımda gördüğüm, her şeye rağmen, ayakta durabilmeyi başaran güçlü bir insan portresiydi. O, her zamanki kendine has gülüşü, esprileri yine yerli yerindeydi. Yerinde olmayan galiba sadece ayağıydı ona göre… Aslında onu da dert etmiyordu. Kendisiyle dalga geçenleri çok severim ben. Kendiyle barışık insanları yani… Bir şeye daha inanırım: “Bazı insanlar güçlü doğarlar. Ve ölene kadar da o güçlerinden bir şey kaybetmezler.” Sami Dündar gibi…

Hastanede yattığı süre içinde olan bir artçı depremin, onda tekrar ruhsal çöküntüye neden olduğunu öğrendiğimde çok üzüldüm. Bir karikatürle moral vermeye gittiğimde, karikatüre nasıl sevindiğini tahmin edemezsiniz. Benim için birkaç dakikalık bir çizimin, bir insan için ne denli önemli ve kalıcı olduğunu o an bir kez daha anladım. Keşke daha fazla şey yapabilsek, verebilseydik. Bir an önce eski günlerine kavuşması için yapılacak tek şey, onun tekrar masasının başına dönmesiydi sanırım. Bu süreci azaltmak için bizlere çok şey düşüyordu. Ve o günlerde bir kez daha anladım ki; Sami Dündar, 5. Boyut ekibi için bir patron değil, bir baba, bir ağabey, bir arkadaş, daha doğrusu “her şey”di.

Şimdi düşünüyorum da Gölcük’ten kilometrelerce uzakta yaşadığımız depremde hissettiğimiz korkuların ve endişelerin, günlerce enkaz altında kalan ve yaşamla ölüm arasında gidip gelen Sami’nin yaşadıklarının yanında ne denli hafif ve anlamsız. Kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum, üzerimde tonlarca moloz ve eşyalar olduğu halde… Karanlıkta yankılanan “Kimse var mı?” lara susuzluktan kuruyan dudaklardan ve böbreklerden dolayı cevap verememenin çaresizliğini ekleyerek… Yatağımdayken düşen kitap ve bibloların sesiyle, Sami’nin üstüne düşen moloz yığınlarının sesini kıyaslıyorum ve galiba kendimden utanıyorum…

Sami Dündar ve ekibi için ürettiğim, hayat verdiğim en güzel iş “Noel Baba” oldu. Ve ardından, Tilki Selim, Nasreddin Hoca gibi çocuklar tarafından çok sevilen tiplemeler… Karikatürcüler duyarlı ve hassas insanlardır. Yaptıkları işlerin karşılığı salt para değildir. O işlerin sahiplenmesi, korunması ve yaşatılması çok daha önemlidir onlar için. Sami Dündar’ın bazen işlerimi benden daha çok benimsemesi ve sahiplenmesi gururumu nasıl da okşar bilemezsiniz… Noel Baba ya da 5. Boyut ile ilgili bir haber, makale, röportajda ne yapar eder, adımı kullanır hep. Sanırım bu kadirşinaslığıdır, yıllara dayanan bir dostluğun ve iş birlikteliğinin sağlam temelini oluşturan…

Halen, Almanya’da yayınladığım Don Kişot mizah dergisine (1. Uluslararası Don Quichotte Karikatür Yarışması albümüne sponsor olarak) elinden gelen desteği yapmaya devam eden sevgili Sami Dündar da bana göre bir Don Kişot aslında. İş hayatındaki yel değirmenlerine karşı yıllardır inatla çarpışan ve Azrail’le olan savaşından da zaferle çıkan Sami Dündar’ı durdurmak ne mümkün?! Onunla her karşılaştığımızda şu soruyu sormak gelir içimden: “Hedef şimdi hangi yel değirmeni?”

Erdoğan Karayel
2005/Almanya

LEVENT CONKER

Benim kadar geveze ve laf zengini bir adam için, onu anlatmak o kadar zor geldi ki, anlatamam. O yüzden onunla nasıl tanıştığımı ve nasıl tanıdığımı anlatırsam, daha kolay bir fikir edinebilirsiniz.

1993’tü sanırım, Moda’nın denize bakan bir sokağında, Haldun Taner heykelinin hemen önünde ki Tay apartmanının zemin katında, 5.Boyut gibi ilginç ve biraz da korkutucu bir adı olan, organizasyon mu diyeyim, halkla ilişkiler mi diyeyim, müzik yapım mı diyeyim, anlayamadığım bir işyerinde tanıştım. Hatırladıklarımın başında, rengârenk oturma gurupları ve saçı sakalı birbirine karışmış yeşil gözlüklü bir adam geliyor. Doğrusu bu ya, hiç güven vermemişti. Konuştukça uçtuğuna ve yere konamayacağına kanaat getirdim. Ancak içeride ki çalışanları, Mehtap’ı, Suzi’yi, Üner’i, Ramazan’ı, Özlem’i çalışırken görünce, kanaatimde soru işaretleri oluşmaya başladı.

Sözün burasında Sami Dündar için, tanıyanlar ve tanıyacaklar açısından, yapacağım tek tarif şudur ki; onun için imkânsız diye bir şey yoktur. Hayatı onunla birleşen insanların nelere şahit olduğunu tahmin edemezsiniz.

Sıcak bir yaz gecesi organize ettiğimiz Vella organizasyonunda, mekânımız Sinangil un fabrikasında, aniden bastıran sağanak yağmurda, o koskoca 1.500 metrekare çatının nasıl ve ne kadar zamanda naylon kaplandığını bir düşünürseniz, belki biraz fikir sahibi olabilirsiniz. Cebinde her zaman fikirler ve hazırda bir B planı bulundurur. Şirketinin sloganı bu yüzden “Beşinci boyutla hiçbir uçak havada kalmaz” şeklindedir. Ancak hiç ihmal etmediği şeylerden biri de, müthiş bir kadroyla çalışmasıdır. Onun kadrosunda sünepe, yavaş ve kararsız eleman bulamazsınız. Çalışanların hepsi kendini ispatlayıp, kadroda kalır. Zaten bu tip işler sevmeden ve inanmadan yapılmaz.

Hayat bizi ortak ve aptal bir düşünce ile benim seslendirdiğim bir müzik kaseti yapmaya itti. Bugünün dahi fiyatlarıyla, inanılmaz paralar döktü ve işi bitirdik. Ancak öyle bir kurtlar pazarına düştük ki, hiç bizim harcımız olmadığını, geç de olsa anladık. Dünyanın bütün ülkelerinde yaptığınız klibi yayınlamaları için parayı siz alıyorken, bizim ülkemizde klibini yayınlatmak için para vermek zorunda kalıyordunuz. Çok güzel bir ders aldık. Kayahan ağabey bir gün bize “siz şu anda benden daha tecrübelisiniz, zira benim kasetim daha piyasaya çıkmadan 500.000 sipariş geliyor, ancak bir gün satamazsam ne yapacağımı bilmiyorum ama siz artık biliyorsunuz” dedi. Dalga mı geçti? Öğüt mü verdi? Teselli mi etti? bilemedik. Bildiğimiz tek şey çok pahalı bir ders aldığımızdı.

İşinde çok iyi olan bu canım arkadaşımın bir önemli özelliği de, ölümsüz oluşudur. Onun başına gelen şeyleri, gitmesi ve dönmesini, yüce Allahın takdiridir diye düşünüyorum. Ancak bütün bu olaylar, Sami de pozitif etkiler meydana getirdi. Şu anda hayata daha farklı bakıyor ve biz hala çok iyi dostuz. Yaşadıklarımızın hepsini yazmadım. Ona uzun ömürler diliyorum.

Levent Conker

HER ŞEYİN BİTTİĞİ YERDEN KİTAP – ŞİMDİ AL

Yorum (4)


Aşkın Zengin Akkuş
Aşkın Zengin Akkuş
6 Ağustos 2022

Yıllar önce kitabın ilk baskısını okuduğumda Sami Dündar’ı tanımıyordum. Onun göçük altında yaşadıklarından çok fazla etkilenmiş olmakla birlikte, kurtarıldıktan sonra verdiği yaşam mücadelesine de hayran kalmıştım. Kitabı okurken orada olanı biteni bire bir yaşamışçasına bir duygu içine girmiştim; korku, kaygı hatta çekilen acı… Evet, keyifle okuyacağınız bir kitap değil, Her Şeyin Bittiği Yerden. Fakat ülkemizdeki deprem gerçeğini bir tokat gibi yüzünüze çarparak farkındalık yaşamanızı sağlayacak bir eser. Mutlaka okumalı ve ders alınması gereken yerleri not almalısınız. En başta demiştim ya, kitabı ilk kez okuduğumda Sami Dündar’ı tanımıyordum, diye. Fakat onunla tanışıp birlikte çalışma fırsatı bulduktan sonra, tecrübe ettiği felaketin yaralarını sarmak için verdiği yaşam mücadelesinin kendisi için ne kadar sıradan bir çaba olduğunu çok iyi anladım. Kitabı mutlaka okuyunuz, okutturunuz…
Aşkın Zengin Akkuş

Levent

Eskimeyen kadim dost. Ne zaman ihtiyacım olsa diyeceğim, hatta bazen ihtiyacım olmadan yardıma koşan adam. Seni farkeden o askere, seni bize bağışladığı için binlerce kere teşekkür ediyorum. Her ihtiyacın olduğunda yanındayım. Kalbi sevgiler.

Erdoğan Karayel
Erdoğan Karayel
6 Ağustos 2022

sondan ikinci yazının sahibi olarak..
17 yıl sonra yeniden o günleri yaşadım..
Sami Dündar’ın verdiği mücadeleyi..
yaşadığı travmaları yakinen bilen bir dostu olarak..
yıllar sonra yeniden yaşatan bir paylaşım..
herşeye rağmen gülümsemesi eksik olmayan..
enerjisine her daim hayran olduğum insan..
iyi ki varsın..
iyi ki tanıdım..

Erdoğan Karayel

Banu Akeloğlu
Banu Akeloğlu
7 Ağustos 2022

Bazı insanlar farklıdır. Bunu gözlerinin içine baktığında anlarsınız. Sami Abi de bu insanlardan biri.
Ona, kendi yaşam yolumda denk geldiğim için çok şanslıyım.
Mücadele ve güçlü olabilmenin yansıması olarak ışık tuttu hayatıma.
İyi ki var… Hikayesini herkesin okumasını dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. zorunlu alanlar işaretlendi *