Tüylü Yılan Tapınağı - Dark İstanbul
Tüylü Yılan Tapınağı

Banu Akeloğlu – Tarihsel Kurgu

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü son sınıf öğrencileri Sena ve Ahmet, TK347 Sayılı Airbus A350-900 Meksika uçağına binmek üzere Gate212’de boarding kartlarını ve pasaportlarını gösterdikten hemen sonra kapılar kapanmıştı. Az daha gecikseler uçağı kaçıracaklardı. Fakülte başkanı bakanlıktan bin bir zorlukla alabildiği bütçe ile en parlak iki öğrencisini dünyanın her yerinden seçilmiş olan arkeolog adaylarının katılacağı son derece önemli kazı çalışması için Meksika’ya gönderiyordu. Eğer son saniyelerde uçağa binemeselerdi daha mezun bile olamadan mesleki hayatlarının sonunu hazırlamış olabilirlerdi.

Ahmet pasaportunu stresle sallarken, Sena’ya çıkışıyordu;

– Sana demiştim metro ile gelelim diye. Taksi diye tutturmasaydın böyle strese girmezdik.

– Ya metroya in çık, bu kadar çantayla nasıl gelecektik?

– Uçağı kaçıracaktık diyorum sen in çık derdindesin hâlâ!

– Sonuca baksana. Kaçırmadık işte. Rahatla artık, bak içerideyiz.

“Sena doğru söylüyor” diye aklından geçirdi Ahmet. Uzatıp daha fazla strese girmenin bir anlamı yoktu. Yüzlerce aday arasından seçilmiş iki şanslı öğrenciydiler ve üstelik tüm masrafları Kültür ve Turizm Bakanlığı karşılıyordu. Uçuş sonunda Benito Juarez Uluslararası Havalimanı’ndan kendilerini alacak olan ekiple Meksika merkezine kırk kilometre uzaklıkta olan Güneş Piramidi, Ay Piramidi ve Tüylü Yılan Tapınağı’nı barındıran, Unesco Dünya Miras Listesi’nde yer alan Aztek dilince “Tanrıların Yaşadığı Yer” anlamına gelen Teotihuacan Kenti’ne gideceklerdi. İkisi de tam olarak keşfedilmemiş, gizemlerle dolu bu kentte olacakları için çok heyecanlıydılar. On dört saatlik uçuş boyunca defalarca notlarına göz attılar.

Teotihuacan Kenti’ndeki piramitler, Gize’deki piramitler gibi Orion Takım Yıldızı’nın yerdeki yansıması olacak şekilde konuşlandırılmışlardı.

Arkeologların yıllardır kazdığı bölgedeki tapınaklarda Kara Mika (Biyotit) kaplamalarının kullanıldığı saptanmıştı. Fakat kaynağı çok uzakta olan bu minerallerin bölgeye getirilmesi o dönemdeki insanlar için imkânsız olduğu varsayılıyordu.

Ayrıca bu kentle ilgili en büyük gizemlerden biri de kentte yaşayanların henüz bilinmeyen bir sebeple burayı terk etmiş ya da ortadan kaybolmuş olmalarıydı. Birden çok gizem barındıran Teotihuacan, haklı olarak arkeologların vazgeçemedikleri bir çekim merkezi olmuştu. Uzun yolculuğun son saatlerinde notlarına bakmaktan yorulan ikili film izlemeye kalkışınca çok geçmeden uyuyakaldılar.

Benito Juárez Uluslararası Havalimanı’na indiklerinde pasaport kontrolünden geçip bavullarını almaları epey zaman almıştı. Dışarıda onları Meksikalı meslektaşları bekliyordu. Konforlu sayılabilecek ama kliması iyi çalışan servis aracına doluştular. İçeride bıcır bıcır konuşmalar sürerken yol boyunca Sena ve Ahmet kafalarını yan cama dayayarak dışarıda akıp giden yabancısı oldukları insanları ve bina manzaralarını izliyorlardı. Sıcağın verdiği bezmişlik sokaklarda ve binalarda bile hissediliyor diye düşündü Sena. Omuzları düşmüş, mesaisinin bitmesini bekleyen kırk yaş üstü adamlar gibi yan yana dizilmiş binalar, zamanı daha da yavaşlatıyordu. Sanki bu kentte herkes, piramitleri inşa eden atalarından kalan yorgunluğu üzerinden atamamış torunlardı.

Yaklaşık kırk dakikalık bir yolculuktan sonra kamp alanına vardılar. Katılımcıların çoğunluğu çoktan yerleşmiş, geriye kalanlar da onlar gibi yeni varmış, yerleşmeye koyulmuşlardı. Büyükçe alana kurulan konteynırların kapısına her ülkenin bayrağı ve arkeologların ismi yapıştırılmıştı. Kendilerini getiren meslektaşları onları kalacakları konteynıra bırakıp, iki saat sonra bildiri alanında toplantı olacağını, o saate kadar dinlenmelerini salık verdiler. Sena ve Ahmet birbirlerine bakakaldılar. Aynı konteynırda kalacaklardı.

İki saat sonra tüm arkeologlar toplanmış, sabırsızlıkla yapılacak konuşmayı bekliyorlardı. Meksika Üniversitesi Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Soberto Sancez coşkulu bir sesle konuşmasına başladı;

Sevgili genç meslektaşlarım, ülkelerinizden sizleri buraya mesleğinize duyduğunuz tutku getirdi. Bu güçlü duygu sayesinde, ellerinizle ortaya çıkarmaya çalıştığınız tarih, geleceğe ışık olacak. Her biriniz, dünyanın karanlık dehlizlerini aydınlatan sönmeyen fenerlersiniz. Biliyorsunuz ki geçen yıl, Ay Piramidi‘nde 103 metre uzunluğunda bir tünel bulundu. Sizler bu sene, Güneş Piramidi’ni ve Tüylü Yılan Tapınağı’ını araştıracaksınız. Sizleri iki gruba ayırdık. Listeler şu an arkanızdaki panolara asılıyor. Her grubun bir kıdemli yönetici akademisyeni bulunmakta. Gerekli teçhizat teminini ve görevlendirmeleri bu yöneticiler yapacak. Şimdiden tüm meslektaşlarıma başarılar dilerim. Her günün sonunda batan güneşe inat, ışığınızın tüm dünyayı aydınlatmasını dilerim. Tanrıların kentine hoş geldiniz!

Soberto Sancez’in konuşması alkışlarla son bulmuştu. Sonra herkes arkada bulunan panolara yönelmiş, Görevlendirildikleri bölgeyi aramaya başlamışlardı. Ahmet ve Sena’ya Tüylü Yılan Tapınağı çıkmıştı. Yaka kartlarıyla arkeologlar için hazırlanan teçhizat çantalarını aldılar ve grup yöneticisinin arkasına takıldılar. Tüylü Yılan Tapınağı, Ciudadela kompleksi içinde, Teotihuacan‘ın ana caddesi olan Ölüler Bulvarı‘nın güney ucunda yer alıyordu. Tepelerinde güneş, önlerinde uzanan asfaltlı yolda yürümeye başladılar. Macera başlamıştı.

Günler çok hızlı geçiyordu. İkisi de kısa sürede güneşin altında kazı yaparken kararmış, bölge halkı gibi kavruk tenli olmuşlardı. Yönetici Arkeolog Richard’ın belirlediği yerleri kazıyor, Tüylü Yılan Tapınağı’nda da geçen yıl AyPiramidi‘nde bulunan tünel ve tünelin sonunda ulaşılan envaiçeşit kalıntılara ulaşmayı umuyorlardı.

Bu süreçte Ahmet ve Sena birbirlerine ilgi duymaya başlamışlardı. O kadar ki Sena’ya yaklaşmaya çalışan birkaç genç arkeoloğa Ahmet duvar görevi yapmış, hepsini geri püskürtmüştü. Hatta İtaya ekibinden gelen yakışıklı Vittorio ileri gidip Sena’ya biraz fazla yakınlaşınca aralarında küçük bir sürtüşme bile yaşanmıştı. Nihayetinde hoşlanma aşka dönmüş, Ahmet ve Sena Meksika’nın sıcağında birbirlerine tutkuyla bağlanmışlardı.

Kazı zamanları, grup yöneticileri genelde onları aynı kazı bölgesine veriyordu ama son yapılan görev dağılımında Sena Vittorio ile aynı gruba düşmüştü. Diğer grupta kalan Ahmet kendini kazıya veremiyor, çoğu zaman elindeki fırçayı toz kaldırarak sertçe kullanıyordu. Bu davranışından ötürü grup yöneticisinden iki kez uyarı almıştı.

Akşam paydos verildiğinde Ahmet, sonunda Sena’yla kavuşacağından dolayı mutluydu. O akşam Brezilya grubu tüm ekip için bir eğlence düzenlemişti. Herkes heyecanla duş alıp, kurulan çakma festival alanına gitmek için sabırsızlanıyordu. Konteynırlar tek tek doluyor, ışıklar yanmaya başlıyordu. Hava kararmıştı ama Sena henüz gelmemişti. Ahmet duştan çıktığında Sena’nın hâlâ gelmediğini görünce iyice huzursuzlandı. Apar topar yönetici arkeoloğun konteynırına bakmaya yöneldi ancak henüz onlar da gelmemişti. Sena’nın kızmayacağını bilse kazı alanına giderdi ama beklemeye karar verdi. Zaman adeta duraksıyordu sanki. Konteynırın önünde bir sağa bir sola volta atarken uzaktan bir grubun yaklaştığını gördü. “Demek ki çok önemli bir yer buldular, bu vesileyle kazmayı durdurmak istemeyip devam ettiler” diye düşünerek onlara doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça Sena’yı görmeyi umuyordu ama Sena aralarında yoktu. Adımlarını hızlandırıp onları yarı yolda karşıladı. Sena nerede?” diye heyecanla sordu. Gruptakiler önce birbirlerine sonra Ahmet’e baktılar. Grup yöneticisi bir şeylerin ters gittiğini hissedip gözlerini Ahmet’e dikerek cevapladı;

Onlar bir saat önce döndüler.

Ahmet önce sorusunun anlaşılmadığını düşündü.

Onlar derken kimi kastettiniz, ben sadece Sena’yı sormuştum.

Grup yöneticisi, gecenin karanlığında parlayan gözleriyle Ahmet’e baktı;

Sena ile Vittorio’dan bahsediyorum. Onlar bir saat önce yanımızdan ayrıldı.

Ahmet delirecek gibi olmuştu. Bir saat önce çıktılarsa Sena’nın çoktan dönmüş olması lazımdı. Kuruyan boğazını temizleyerek, titreyen sesiyle konuştu;

Ama dönmediler.Bu imkânsız, kazı alanında biz ayrılırken kimse kalmamıştı.

Bir süre sessizce birbirlerine ayakta öylece bakakaldılar. O esnada Ahmet, Sena’nın Vittorio ile birlikte kaybolmuş olmasından dolayı kıskançlıkla karışık bir huzursuzluk hissetti. Onlar öylece ayakta dururken kamp alanında olanlardan habersiz eğlence tam gaz devam ediyordu. Sessizliği bozan grup yöneticisi oldu. Herkesten öncelikle sakin olmalarını istedi. Ahmet’in gözlerine bakmadan ortalıktan kaybolan iki yetişkin olduğunu ve bu arkadaşların konteynırların birinde olabileceğini ima etti. Ahmet bu imayı anlamazlıktan geldi. Sonrasında ise gruplara ayrılıp kampta kimseye çaktırmadan festival alanı dahil kampın her yerine bakılmasını istedi. Ahmet, konteynırları kendisinin kontrol edeceğini söyledi. On beş dakika sonra yine aynı yerde buluşmak için sözleşip dağıldılar.

Ahmet, tedirginlik ve merak içinde hızlıca Vittorio’nun konteynırına yöneldi. İçinden “lütfen burada olmasınlar” diye dua ediyordu. Orada değillerse kuvvetle muhtemel başlarına bir şey gelmiş olmalıydı. İçinde yükselen kıskançlık duygusunu bastırıp kapıya doğru yöneldi. Kapı kilitliydi. Işık yanmıyordu. Bir anlık öfkeyle tekme atarak kapıyı kırdı. İçeri aynı hırsla girip avuç içi kadar konteynırda dört döndü. Yoklardı…

Attığı tekmeyle içinde biriken toksik duyguları atmıştı. Yerini, tüm benliğini ele geçiren paniğe bırakmıştı. Sena’nın başı dertteydi. Allah’ın siktir ettiği bu cehennemde ona yardım edebilecek kimsesi yoktu. Koşar adımlarla festival alanına döndü. Yöneticisinin sakin olun uyarısını hiçe sayıp, yavrusunu kurt kapmış keçi gibi kampta sağa sola koşmaya başladı. Hiçbir yerde yoklardı.

On beş dakika sonra sözleştikleri yerde yeniden buluştular. Gruptan hiç kimse ne Sena’yı görmüştü ne Vittorio’yu. Grup yöneticisi, kazı alanına gidip bakalım dedi. Bu sefer hepsinin aynı anda gitmesine gerek yoktu. Ahmet, kendisi ve iki arkeolog yeterliydi. Gerisine kimseye bir şey söylememelerini tembihleyip kazı alanına doğru yürümeye başladılar.

Sessiz ve tedirgin bir yürüyüşün sonunda, sadece ay ışığının aydınlattığı kazı bölgesine ulaştılar. Kalıntılar, karanlıkta kazılmış mezarları andırıyordu. Tüyler ürperten bir ambiyansta soluk gölgeleriyle birlikte sağa sola bakınmaya başladılar. Sena ile Vittorio’nun çalışma sahasına vardıklarında kazı aletlerinin yerli yerinde, olması gerektiği gibi bırakıldığını gördüler. Bu da ikisinin beraberce bilinçli olarak ortadan kaybolmuş olabileceğinin olasılığını arttırıyordu. Biraz daha bakındıktan sonra gözlerine anormal bir şey çarpmayınca dönmeye karar verdiler. Ahmet hariç…!

Grup yöneticisi, elindeki telsizi Ahmet’e verip diğerleriyle birlikte dönüşe geçti. Ahmet, ay ışığının kalıntılara yansıttığı gölgesiyle baş başa kalmıştı. Telsizi arka cebine koyup alanda gezmeye başladı. Kabullenemiyordu. Herkesin düşündüğü ama dile getiremediği, Sena ile Vittorio’nun kaçamak yapıp ortadan kaybolmalarına imkân vermiyordu. Karanlıkta düşe kalka yürümeye devam etti. Kaç saat bölgede dolaştı, kaç kere yere kapaklandı bilmiyordu. Ümidini kesmek üzereydi. Tam dönmeye karar vermişti ki bastığı yerde dengesini kaybedip bir çukura yuvarlandı. Ayağını burkmuştu. Düştüğü çukurda sırt üstü uzanırken geceyi aydınlatan aya baktı. Sanki ölmüştü ve mezarından gökyüzünü seyrediyordu. Dünya bu kadardı işte. Şu an İstanbul’da, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda gökyüzüne baksa aynı manzarayı görecekti.

Yeniden dirilmeyi seçer gibi doğrulmaya başlamıştı ki derinden gelen bir inleme duydu. Kendisi mi inlemişti yoksa bir baykuş muydu o sesi çıkaran? Gecenin sessizliğine kulak kabarttı. Ayağının acısını duymuyordu artık. Doğrulup bir iki dakika daha o sesi bekledi. Çok fazla geçmeden yine duymuştu, bu sefer emindi biri inliyordu. Kuvvetini toplayıp ayağa kalktı, içine düştüğü çukur derindi, tek başına asla buradan çıkamazdı. Hemen telsizle yardım çağırmaya karar verdi ama arka cebi boştu. Telsiz de onun gibi düşmüş, karanlıkta kaybolmuştu. Doğrulduğuna, sağ tarafındaki toprağın ötesinde bir ışık gördü. Ateş böcekleri mi acaba diye düşündü. Sonra inlemeyi yeniden duyunca elleriyle deliler gibi o bölgeyi kazmaya başladı. Toprağın atındaki Sena olabilirdi. Elleri kanayana kadar kazdı. Parmak uçlarını artık hissetmiyordu, ta ki neredeyse buz gibi olmuş o bedene dokunana kadar. İyice kazdıktan sonra, karşılaştığı bir çift göz, ona yalvarır gibi bakıyordu. Bu gözler Vittorio’ya aitti. Birileri onu bu çukura canlı canlı gömmüştü.

Ahmet yarı baygın adamın üzerindeki toprakları temizleyip, sırtını çukurun kenarına dayayarak hafifçe doğrulttu. Vittorio belki de son nefesini vermek üzereyken şans eseri kurtulmuş, gömülü olduğu her saniyenin acısını çıkartmak için hızlı ve kesik kesik nefes almaya, öksürmeye başlamıştı. Ahmet, sabırsızca onun nefes alıp verişini izledi. Göğüs kafesi patlayacak gibi inip kalkıyordu. Sakinleşmeye başladığında Ahmet sormadan Vittorio konuşmaya çalıştı;

Sena, Sena gitti, götürdüler, onlar götürdü.

İtalyan aksanıyla İngilizce konuştuğundan ve sesinin kısılmış olmasından dolayı belki de yaşadığı şokun etkisiyle bir sürü anlamsız ve tutarsız kelime çıktı ağzından. Ahmet çıldırmak üzereydi. Ne yapacağını nereye gideceğini bilemiyordu. Defalarca sordu;

Sena nerede, Sena nerede?

Vittorio, söylediklerinin anlaşılmadığını anlayıp, derin bir nefes aldı, tüm gücünü toplayıp, mâni olamadığı şiveyle “r” harfine bastırarak

Orijin!

dedi.

Vittorio’nun gücü tükenmişti. İtalyan adamı, elindeki şarjı çok az kalmış ve çekmeyen cep telefonunun cılız ışığı kurtarmıştı. Çok şanslıydı. Ya Sena?

Ahmet, Vittorio’ya dönüp onu alacağına dair söz verdi ve elleri kanayarak tırmandığı çukurdan, burkulmuş ayağına rağmen insan üstü bir çabayla kurtuldu. Kazı alanında deliye dönmüş bir şekilde dolaşmaya başladı. “Orijin derken ne demek istedi, orijinden kastı neydi?”

Buldum!

diye bağırdı sessizce. Hızlanan adımlarıyla birlikte defalarca tekrarladı;

Buldum, buldum, buldum!

Vittorio orijin derken, kazıya ilk başlanan yeri kastetmişti. Şimdiye kadar da en çok oradan verim alınmış, grup yöneticisi en çok oranın üzerine titremiş, en becerikli arkeologları hep o bölgeye vermişti. Aksayan ayağıyla koşarak oraya gitti. Kazılan yerin üstüne branda serilmişti. Eğilip kalın örtüyü kaldırmaya çalışırken ayağı boşluğa geldi ve yine düştü. Bu sefer sağlam bir küfür çıktı ağzından. Canı fena acımıştı çünkü ilk düştüğü yerden daha da derin bir çukurdu burası. Buradaki toprak ıslaktı. Balçığın içinde kalkmak için debelenmeye başlamıştı ki eline sert bir cisim değdi. Sağına soluna bakıp karanlıkta hepsine el yordamı ile dokunmaya başladı. Elinde tuttuklarının ne olduğunun farkına varınca kanı çekildi, kalbi göğüs kafesini yırtarcasına hızlı atıyordu. Dokunduğu şeyler, hiç şüphesiz kemikti.

Kafatası, uyluk kemiği, tek tek kırılmış göğüs kafesi kemikleriyle bunlar insan kalıntılarıydı. Gözü karanlığa iyice alışmıştı. Bu kemiklerden onlarca ve hatta yüzlerce vardı. Burası bir toplu mezardı. Hayretler içinde ne yapacağını bilmezken başına aldığı sert bir darbeyle saniyelerle aydınlanan gökyüzü akabinde ona derin bir karanlık getirdi. Bayılmıştı!

Kaç saat geçti, ne oldu, kendisine kim ne yaptı hiç bilmiyordu. Uyandığında, başı ve bileği zonkluyordu. Arkasına ona bağlanmış bir insan vardı. Sırt sırta bağlandığı kişinin Sena olduğunu anladı. Nefes alıyordu. Baygındı ama yaşıyordu.

Tam bu sırada üzerlerine toprak atılıyordu. Vittorio gibi onları da gömüyorlardı. Belki de kaç yüz yıl sonraki arkeologlar tarafından kemikleri bulunacak, kim oldukları ve niye öldürüldükleri hiçbir zaman anlaşılamayacaktı. Ama birbirlerine yapışık halde olduklarından aşık bir çift olduklarını tahmin edebilirlerdi. Çırpınmaya başladı. Sena hala baygındı. O çırpındıkça katilleri daha hızlı atmaya başlamıştı toprağı. Sağdan soldan toprak yağıyordu. Bağırıyor, çırpınıyor ama onu kimse duymuyordu. Ölüyorlardı. Heyecanla ve hevesle İstanbul’dan çıkıp geldikleri bu cehennem mezarları olacaktı. Çaresizlikle ruhunu sanki dolunaya teslim ediyordu. Çünkü o an onları gören sadece dolunaydı. Belki de değildi!

Geceyi yırtan bir kurşun sesi sonrası üzerlerine artık toprak atılmıyor tam tersine birkaç kişi tarafından kaldırılıyordu. Bağırışımalar ve geceyi dolunaydan daha fazla aydınlatan ışıklarla her şey bir anda değişmişti. Her ne olduysa, nasıl olduysa onları kurtarmaya gelmişlerdi.

Vittorio telefonunun şarjı biterken yaydığı cılız ışıkla, Ahmet’in onu bulduğu çukurdan çıkmaya çalışırken zeminde duran telsizi fark etmiş, can havliyle yardım çağırmayı başarmıştı.

Yardıma gelen ekip, polise ve ambulansa da haber vermiş, bu sayede kalıntı hırsızlarını yakalatmayı başarmışlardı. Üç yerli hırsız, kazı yapılan yere gece gizlice girip kalıntıların arasında değerli parça ararlarken kazı alanını bozmuş, şuursuzca kazdıkları çukurlarda hazine yerine toplu mezar bulunmasına vesile olmuşlardı. Tabii bu uğurda yollarına çıkan arkeologları kaçırıp öldürmeyi göze alacak kadar da acımasız olduklarını göstermişlerdi. Yakalanan üç kişiden biri vurularak öldürülmüş, diğer ikisi de hapsi boylamıştı.

Ahmet ve Sena bir süredir tedavi gördükleri hastaneden çıkmış, havaalanına gitmek üzere Vittorio ile vedalaşmışlardı. İstanbul’a, ülkelerine, yuvalarına dönüyorlardı. İki sevgili, yorgun bedenleri ve tüm dünyanın konuşacağı keşiflerle ülkelerine gidiyorlardı. Aynı anlarda ise tüm ülkelerde yayınlanan ana haber bültenleri onlardan bahsediyordu;

Eski Aztek piramitlerinin altında Aztek toplumundan kalan, Teotihuacan Kenti’nin içinde karanlık bir sır keşfedildi. Arkeologlar daha önce de Güneş Piramidi‘nin temeline bir tünel kazmışlardı. Başlangıçta bunun doğal bir mağara olduğunu düşündüler ancak çok geçmeden karmaşık bir tünel kompleksi bulduklarını anladılar. Bu sayede Aztek şehri Teotihuacan‘daki Tüylü Yılan Piramidi dahil olmak üzere diğer piramitlerde gizli tüneller ve geçitler keşfedildi. Arkeolog Sena Akel, Ahmet Yılmaz ve Vittorio Bertalli tarafından keşfedilen eserler insan kalıntısından daha korkunç bir bulgu haline geldi. Burada, sembolik bir modele benzeyecek şekilde dikkatlice düzenlenmiş, neredeyse tamamen bozulmamış 20 iskelet bulundu. Ayrıca 260’tan fazla ceset binanın dokusuna ve temeline gömülü halde bulundu. Bu keşif sayesinde antik kent Teotihuacan‘da yaşayanların henüz belirlenememiş bir sebeple burayı terk etmiş ya da ortadan kaybolmuş olmaları ile ilgili gizem de aydınlanmış oldu. Türk Arkeolog Ahmet Yılmaz “Piramit bir toplu mezardır. Bu insanların neden öldürüldüğü tam olarak bilinmiyor. Tanrılara kurban edilmiş olabilirler veya sadece doğal sebeplerden ölmüş olabilirler. Bulduğumuz kemiklerle, o dönemin bölge halkının aniden ortadan kaybolan bedenlerine ait ruhlarının bir nebze de olsa huzur bulduğuna inanmak istiyoruz” şeklinde açıklamada bulundu.

SON

**Bu öyküde anlatılan kişiler tamamen kurgudan ibarettir. Ancak olaylar, mekânlar ve kemikler gerçektir. Azteklerin talihsiz ruhlarına ithaf edilmiştir**

Banu Akeloğlu

Yorum (14)


Lamia

Çok sürükleyicisi, bir solukta okudum.

Hakan

Muhteşem akıcılık ve kurgu

eylem

Mükemmel ötesi bir hikâye, okurken tüylerim ürperdi.

Pembe

Çok beğenerek zevkle okuduğum , etkisinde kaldığım bir solukta bitirdiğim bir hikaye … emeğinize sağlık

Asya Demir
Asya Demir
31 Temmuz 2022

Yazarın diğer kitap ve öykülerini yakından takip ediyorum. Oturduğum yerden tarihin karanlık sayfalarında gezdim resmen. Yine insanı alıp içine çeken bir öykü ve müthiş bir son. Her öyküsünden sonra 5 dk öylece kalıyorum. Çok akıllıca yazılmış sürükleyici öyküler. Bir kadın olarak onu tebrik ediyor ve kendisi ile gurur duyuyorum.

İpek

Bir öykü okurken tarihin içine bu kadar girebilmek hiç sıkmadan merakla heyecanla… Yazarı tebrik ederim. Çok sürükleyici ve başarılı bir öykü olmuş.

Okan

Yine heyecan verici bir öykü okurken hiç mi sıkılmaz insan … akıyor resmen

Levent

Dark İstanbul a teşekkürler. Çok sürükleyici ve başarılı bir öykü. Yazarımızın ellerine sağlık, bir solukta okudum.

Ufuk

Her satır sonundan bir sonraki satıra geçerken müthiş bir merak uyandırıyor.
Tebriklerrr❤

Meltem AKDOĞAN
Meltem AKDOĞAN
1 Ağustos 2022

Oyle sürükleyici bir öykü olmuş ki.. Her satırı heyecan ve merak dolu. Yüreğine ve kalemine sağlık..

Çağrı

Öyküyü çok beğendim. Özellikle sonunu heyecanla okudum. Yazarın eline sağlık.

Alper

Çok beğendim.

Emre

İtalyan’a çok kızdım ama sona acıdım. Güzel bir öyküydü. Yazarın eline sağlık

Ulaş

Çok güzeldi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. zorunlu alanlar işaretlendi *