Engizisyon ve Kadın - Aşkın Zengin Akkuş - Dark İstanbul
Engizisyon ve Kadın – Aşkın Zengin Akkuş

KUTSAL CEHALET

“Önce evin erkekleri temiz suda yıkanıyor, onların kirlettiği suda ise kız çocukları, kadınlar ve bebekler banyo yapıyordu. Günümüzde de değişen bir şey yoktu; erkek, pisliğini kadının üzerine akıtarak temizleniyor; kadını ise kirletiyordu.”

Kutsal Cehalet kitabımın çıkış noktasından bahsederken, Hindistan lideri Nehru’nun kulaklarını çınlatmıştım bolca. Nehru’nun, hapishanedeyken kızı İndira Gandi’ye yazdığı mektuplardan oluşan Dünya Tarihi kitabını okurken dikkatimi çeken bir satır, bu kitabı yazmak için çıkış noktam oldu; orta çağda bir profesör, öldükten otuz yıl sonra engizisyon tarafından yargılanıyor ve mezarından çıkarılan kemikleri yakılıyordu. Bunun üzerine, olayı inceleme kararı aldım. Araştırmalarımı yürütürken eş zamanlı olarak ülkemizde işlenen kadın cinayetleriyle, orta çağ engizisyonunun kadına yönelik uyguladığı kıyımın arasındaki benzerlikleri yakaladım. Bu tespitle birlikte Kutsal Cehalet kitabını yazmaya başladım.

Daha kitabı yazarken, ne kadar doğru bir noktada olduğumu anlamıştım. Çünkü insanoğlunun geçmişiyle yüzleşip geleceğini şekillendirmesi gerektiğini düşünenlerdenim. İşte bu yüzden, tarihi romanları çok fazla önemsiyorum. İnsanlığın genelini, toplumun özelini ilgilendiren konularda geçmişe ayna tutan tarih özele girmezken, tarihin giremediği özel alanları mercek altına alan edebiyat detayları gözler önüne serer. Örneğin tarih, bir savaşın neden ve sonuçlarını irdelerken, edebiyat bu savaşta acı çeken insanların özelinde dolaşır durur. Bu eserler sayesinde o dönem hakkında detaylı bilgiye sahip olan okuyucunun tarihsel bilgileri bu vesileyle pekişirken, tarih kitaplarında hissedilen o duygusal boşluk da böylece doldurulmuş olur. Bu açıdan bakıldığında Kutsal Cehalet kitabını yazarak tarihle yüzleşme çabasına giriştim. Çünkü geçmişte yaşanan tecrübelerden ibret alması gereken insanlığın, kendine çeki düzen vermesinin şart olduğunu düşünüyorum.

Engizisyonun yüzyıllar önce meşrulaştırdığı işkenceler insanların hayatlarını zindana çevirmişti. Ya şimdi? Ne farkı vardı ki? Babası kendisini Cinci Hoca’ya bir mal gibi satmış, bunu da başlık parası adıyla meşrulaştırmıştı. İmam nikâhı kılıfıyla da küçücük bedenini Muhammed Ali Hoca’nın uçkuruna sunmuştu.

Kutsal Cehalet romanı, Orta Çağ İtalya’sında sindirilmiş, kilise nezdinde meşru olan duygularına yönelip diğer duygularını bastıran bir toplumu ele alıyor aynı zamanda. Freud, tekinsizliği dehşet veren bir ruh hali şeklinde tanımlarken bunun derinliğini de korku ve kaygıyla açıklar. Kaygı, belli bir tehlikeyi beklemeyi ifade ederken, korku, korkulacak olan durum ya da olaydır. Dehşet ise insanın hazırlıklı olmadan aniden yaşadığı durumdur. Kendilerine dayatılan vahşi yaşam tarzlarını kabul etmek zorunda bırakılan kadınlar, kaderlerine boyun eğiyorlar. Tekinsizlik burada kaygıyla birlikte gösteriyor kendini. Kadınlar, kilisenin hışmının farkındalar ve başlarına gelebilecek tehlikeyi çok iyi biliyorlar. Kilise de bu korkuyu bilinçli olarak, kampanya dâhilinde yayıyor. Bu kaygının verdiği ruh haliyle korku duygusuna yenik düşüyorlar. Engizisyonun kendilerini hedef almasıyla birlikte de dehşeti yaşıyorlar. Böylelikle kadınlar, tekinsizliğin karşılığı olarak korku ve kaygıyı deneyimlemiş oluyorlar.

Aynı kaygı ve korku durumu, romanın 2018 İstanbul’unda da geçerli. Cinci Hoca’nın, 14 yaşındaki imam nikâhlı karısı Hanife’ye yaptığı cinsel işkenceler, uyguladığı fiziki şiddetin yanında küçük kıza yaşattığı ev hapsi, özgürlüğünü kısıtlayarak uyguladığı farklı yöndeki diğer kısıtlamalar… Kaygıyla başlayıp, hissedilen korku neticesinde yaşanan dehşeti gözler önüne seriyor… 

Gotik edebiyatında ise dehşet verici durumların ortaya çıkışı kültürel birikimlere göre değişse de temel unsurları aynı kalıyor; güç, ölüm, karşı koyma, egemenliğin kötüye kullanımı, insanlığın bitişi, bilinmeyene duyulan ilgi gibi nitelikler… Gotiğin temeli ise bu duyguları ortaya çıkarmak için gerekli atmosferi kurgulamaktan geçiyor. Ürpertici mekânlar, iskeletler, şeytanlar, batıl inançlar, korkunç işkenceler ve tecavüzler, gotik olabilmenin koşullarından…

Bu açıdan bakıldığında Kutsal Cehalet, Orta Çağ’ın soğuk ve gizemli malikânelerini, zindanlarını, ürperten işkence biçimlerini, batıl inançları, dini ve ahlaki çöküntülerini işleyen gotik bir roman…

Orta Çağ İtalya’sıyla 2018 İstanbul’u arasında paralel olarak ilerleyen Kutsal Cehalet romanı bir kaçış ve özgürlük hikayesi, aynı zamanda… “Cahillik kader değildir ama cahilsen kaderin bellidir!” mottosuyla ilerliyor. Kitabın içeriğine girmeden önce orta çağ ve engizisyon kavramlarındanbahsetmekte fayda var.

6. yüzyılla 15. yüzyıl arasında kalan Katolik kültürün egemen olduğu Orta Çağ, karanlık bir dönemi kapsıyor.  Sözcük anlamı bezdirici, baskıcı soruşturma ve sorgulama anlamına gelen Engizisyon ise Hıristiyanlıktan uzaklaşan ve dini esaslara uygun davranmayan kimseleri cezalandırmak için kurulan Katolik Mahkemeleriydi. Hıristiyanlık, tarihinin ilk dönemlerinden itibaren kendi içinde çok sayıda bölünme yaşadı. Bunun sonucunda da farklı mezhepler ortaya çıktı. Bu mezhepler arasında adı geçen Katolik Kilisesi, kendisini Hıristiyanlığın yapı taşı olarak gördü ve kendi öğretilerine karşı çıkanları sapkın olarak ilan etti.

Mahkeme bölümüne geçtiklerinde yeniden dar bir koridora çıktılar. Her yer ışıl ışıldı. Bir süre sonra karşılarına altın yaldızlı küpeşteleri olan bir merdiven çıktı. Kilise kısmındaki görkem, mahkeme bölümünde de devam ediyordu. O an aklına gelen ilk şey; halkın bunca yoksulluğuna rağmen kilisenin ne kadar ihtişamlı olduğuydu. Bir an bunu düşündüğü için kendine kızsa da sonradan hak verdi. Görkem tabii ki olacaktı. Ama… Bir mahkeme binası için bu kadarı da fazla değil miydi? İncil’de geçen, ‘Bana ne zenginlik ver ne de yoksulluk’ tasvirinin neresine uyuyordu bu durum? Halk yoksuldu, kilise ise zengin. İncil’de tarif edilen o ortayı bulmak ise mümkün değildi…

İnsanlığın kara lekesi olan Engizisyon Mahkemeleri yalnız dinden çıkanları değil, ilim yolunda ilerleyen aydınların savundukları pozitif bilimin ortaya koyduğu gerçekleri günah olarak görüyor, bilim adamlarını da hedef alıyordu. Çoğunlukla ihbar müessesesi üzerine kurulan bu mahkemeler, insanlar üzerinde korku salarak dayattığı vahşi yaşam tarzlarını onlara dikte ediyordu. Başlangıçta işkenceyi lanetleyen papalar, 12. yüzyılda dini kurallardan sapmayı ve itaatsizliği şeytan eseri olarak görmeye başladılar. Bunun doğal sonucu olarak Papalık, bir kararname çıkararak itirafa zorlamak için yapılacak her türlü işkence uygulamasının hukuka uygun olduğunu ilan etti. Buna göre sanık, kendiliğinden suçunu itiraf etmek istemezse Engizisyon Mahkemesi yoluyla ona acı çektirerek itiraf mekanizmasını işletmeye başlayacaktı. Eğer kişi günahlarını bir ay içinde itiraf edip özür dilerse affedilir ancak bu süre içinde böyle bir davranışta bulunmazsa, ona karşı dava açılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini asla öğrenemezdi. Sorgucunun katedralde verdiği vaazla birlikte kiliselerin kapılarına asılan duyuru sonrasında ihbarlar yağar, mahkeme bir ay boyunca bu ihbarları okuyup değerlendirirdi. Tabii bu süre içinde ihbar edilen kişilerin kendi isteğiyle mahkemeye gelip suçlarını itiraf etmeleri beklenirdi. İhbar eden kişilere ise para ödülünün yanında altı aylık günahlarını silme gibi vaatlerde bulunulurdu. Hal böyle olunca, ihbar müessesi asılsız ihbarlar ve olmadık iftiralarla işleyen bir çarka dönüştü.   Bu dönemde birçok kadın Cadılık ve Büyücülük suçlamalarına muhatap olarak engizisyon mahkemeleri kararıyla yanan odun yığınları üzerinde can verdi. Hatta kimsesiz kadınları ihbar ederek zengin olan bir zümre vardı ki, çamur at izi kalsın mantığını işleterek paraya para demiyorlardı.

Çünkü kadınları suçlamak en kolayıydı. Onların cadı olmalarını gerektiren birçok sebep vardı.

Yüzlerinde ya da vücutlarında bulunan ben ya da doğum lekeleri kadınların cadı olmaları için yeterli bir nedendi. Yalnız yaşıyorlarsa ve bir de evlerinin üzerinde kara bulutlar dolaşıyorsa o kadın şeytanla iş birliği yapıyordu. Kadın çirkinse cadıydı, güzelse de şeytana tapıyordu. Şeytan, kadının güzel yüzünün arkasına sığınarak erkekleri baştan çıkarıyor, onları günaha sevk ediyordu.

Bütün bunların yanında, kadınlara akla hayale sığmayacak cadılık testleri yapılıyordu. Elleri ve kolları arkadan bağlanan mahkûm derin bir suyun içine bırakılıyor, ölürse masum, yüzerek kendini kurtarırsa cadılığı tescillenmiş oluyordu. Eli kaynar suya sokulup çıkarılan kadının yarası sargıyla kapatılıyor, üç gün içinde yara iyileşirse masum, iyileşmezse cadı olarak kabul ediliyordu.

Rahibin sorularına büyük bir iştahla cevap veriyordu, “Efendim,” dedi, ” yüzü çok güzel olduğundan şeytan bu güzelliğin arkasına sığınıp orada saklanıyormuş. Hatta birçok erkeği kendine aşık edip onları yoldan çıkardığı konuşuluyor. Aşk büyüsü yapıp şeytana hizmet ettiğine dair kanıtlar olduğu söyleniyor.

Kadınlar üzerinde yapılan çok çeşitli ve akıl dışı cadılık testleri bulunuyordu. Aslında tüm bunların sebebi, erkek egemen bir toplumda kadınların erkeklerden farklı vücut yapısına sahip olmalarıydı. Bu farklı beden, günahın başlıca kaynağı olarak algılanıyordu. Her dönemde hırpalanan, hor görülen kadın, hangi çağda olursa olsun var olma çabasını sürdürmeye devam ediyor.

Kutsal Cehalet kitabımın arka kapak yazısında, “Engizisyonun kurumsal kimliğinden sıyrılıp zihinlere sızmadığını mı sanıyorsunuz? Ya da İstanbul’a hiç uğramadığını mı? Eğer öyleyse yanılıyorsunuz!”, ifadesini kullandım. Bu ifade aslında çok şey anlatıyor. Fakat öncesinde analizimize kitabın ismiyle başlayalım; Kutsal Cehalet.

Kutsal değerler sömürülerek insanlar cahil bırakılıyor. Çünkü insanlar cahil olduklarında otorite onları istediği gibi yönetebiliyor. Böylelikle, sorgulayan değil de biat eden topluluklar çıkıyor ortaya. Ancak bu kez toplum yığınlaradönüşüyor. Böylelikle engizisyon kurumsal kimliğinden sıyrılarak, yığınları oluşturan cahil beyinlere sızmaya başlıyor. Bu düşünceyle kuşanan her birey, engizisyonun birer neferi haline dönüşüyor. İşte bu noktada modern zamanın cadı avı yani kadın avı başlıyor.

Engizisyon gericiliğinin neferi olan bu kişiler, kadınları toplumun dinî ve ahlaki kalıplarına uydurmaya çalışıyor, bunu başaramadıkları noktada ise kadın cinayetleri başlıyor. Kadını öldürdükten sonra kendince hafifletici sebepler bulan katil, bunun otorite tarafından onaylandığını, üstüne üstlük ceza indirimi yapıldığını görünce de yaptığının çok da yanlış olmadığı fikrine kapılıyor. Bugün ülkemizde kadın cinayetlerinin kartopu gibi büyümesinin sebebi de bu…

* Vahşi bir hayvanı terbiye etmek yerine, ona yem olacak kurbanları kafese koyma üzerine kurguladıkları bir dünyada debelenip duruyorlardı…

*Sonunda çektiği acıya dayanamayıp bayılmıştı. Tek suçu ise hayal kurmaktı. Hatta belki de kadın olmak…

 *Gelin olduğu günün gecesi yaşadığı acıyı, hayatı boyunca unutamayacaktı. Yaşlı adamın hoyratça üzerine çullandığı o an hissettiği yalnızlık, terk edilmişlik duygusu ne kadar da gerçekti. Çığlık atsa sesini duyan olmayacaktı ne annesi ne de kardeşleri… Babasından medet ummak aklına bile gelmiyordu…

Orta Çağ İtalya’sıyla 2018 İstanbul’u arasındaki benzerlikleri vurgulamayı amaçladığım Kutsal Cehalet romanı, cehaletin insanları hangi noktaya getirdiğini anlatıyor. Katolik Kilisesinin Orta Çağdaki uygulamalarının, günün koşullarına göre şekil değiştirip farklı maskelerle Müslüman bir ülkede karşımıza çıkması tesadüf mü sizce de? Bir düşünün…

Aşkın Zengin Akkuş

Yorum (7)


Esin Eruzun
Esin Eruzun
6 Ağustos 2022

Kesinlikle tavsiye ediyorum çok akıcı ve güzel bir kitap

Özen Keskin
Özen Keskin
6 Ağustos 2022

İlk kitabın adına vurulmuştum okuyunca kitaba da vuruldum… Kaleminize sağlık…

Melek şirin
Melek şirin
6 Ağustos 2022

Aydın dinamik yazarlarımız iyiki var yolları açık olsun.

Hale

“Her dönemde hırpalanan, hor görülen kadın, hangi çağda olursa olsun var olma çabasını sürdürmeye devam ediyor“ çok doğru.Zaman değişse de aynı süreçte yuvarlanan,medeniyetten uzak,cehalete yakın bir toplum olma yolundayız.farkındalığı bir kişi de bile değiştirebilecek seslere,kalemlere ihtiyacımızın olduğu bu dönemde kaleminize sağlık.

Selin Bak

❤️ Yazar aslında iki kitap yazmış. Biri Ortaçağ İtalyasını diğeri günümüz(2018 yılı) İstanbul-Fatih’i anlatan iki muazzam dünya yaratmış. Ortaçağ İtalyasında, Engizisyonun kurumsal kimliğinden sıyrılıp masum insanları, sadece yüzü güzel veya vücudunda ben var diye cadılıkla itham etmesi, kadınların hayata 1-0 yenik başlaması, din adamlarının din kisvesi altında, küçücük kızlara türlü işkenceler yapması, seks ve cinsel sapkınlıkları için kendilerine köle yapması… Tanıdık geldi değil mi? Mideniz bulandı… O zaman günümüz kısmına hiç girip de sizi din adamlarından soğutmayayım.

❤️Yayalım bu kitabı elden ele… Kim bilir, belki biz de birilerinin kitabı okuyup, hayatını değiştirme cesaretini edinmesine sebep oluruz. Belki de ihtiyacı olanların Sonuncu Köy’ü bulmalarına vesile oluruz ya da köye doğru yola çıkmalarına…

❤️ Harikasın Aşkın Zengin Akkuş

ecemakkus.ea
ecemakkus.ea
12 Ağustos 2022

“Engizisyonun yüzyıllar önce meşrulaştırdığı işkenceler insanların hayatlarını zindana çevirmişti. Ya şimdi? Ne farkı vardı ki? Babası kendisini cinci hocaya bir mal gibi satmış bunu da başlık parası adıyla meşrulaştırmıştı. İmam nikahı kılıfıyla da küçücük bedenini Muhammed Salih hocanın uçkuruna sunmuştu”
Kitaptan bir alıntı; fazla söze gerek yok bence…

Esin Eruzun
Esin Eruzun
27 Ağustos 2022

Çok güzel zevkle okunacak bir eser…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. zorunlu alanlar işaretlendi *