Madalyon | Özlem Ertan - Dark İstanbul
Madalyon | Özlem Ertan

Başımdan geçenleri anlatıp anlatmamayı çok düşündüm. Defalarca yakınlarımla konuşma girişiminde bulunduysam da ağzımı açar açmaz kelimelerim doğdukları yere, zihnimin gerisindeki sisli vadiye geri döndü. Sonra en iyisinin yazmak olduğuna karar verdim. Şu an bilgisayar ekranındaki boş sayfayı klavyemden çıkan tuş sesleri eşliğinde doldururken de endişeliyim. Çünkü yan yana dizdiğim kelimelerin ifade ettiği eski dehşet, bunlara bizzat tanık olan bana bile akıl sağlığını kaybetmiş birinin hezeyanları gibi geliyor. Ancak zihnimdeki karanlık öyle derin ki, şahitlik ettiğim, yarım asırdan uzun zaman öncesine dair acıları ifade etmezsem çıldıracağım.

Her şey Cihangir’in dar sokaklardan birindeki eski apartmanın üçüncü katında bulunan daireyi kiralamamla başladı. Emlakçıyla birlikte yüksek tavanlı evin odalarında dolaşırken havada tanımlayamadığım bir tuhaflık hissetmiştim aslında. Sanki boşlukta süzülen, suçlayan gözlerini üstüme dikmiş gölgelerle çevriliydim. İşini bilen, ikna kabiliyeti güçlü emlakçının sözlerine sığınıp bu sezginin üstünü örttüm. Daire son derece temiz ve bakımlı görünüyordu. Üstelik kirası da Cihangir’deki benzerlerine göre makuldü.

“Tamam,” dedim adama. “Tutuyorum bu evi.” Emlakçı hemen alt katta oturan ev sahibini aradı. Numarayı çevirirken bir yandan da konuşuyordu. “Naci amca çok tatlı adamdır. Yaşı 80’i geçti, ama kafası zehir gibi. Hiçbir şeyi unutmaz. Gerçi geçen sene hanımını kaybettikten sonra biraz durgunlaştı ama…” Bu sırada telefon açılmıştı. “Merhaba Naci amca, nasılsın? Senin üst daireye çok iyi bir kiracı buldum. Genç bir hanım. Evet, fiyatta anlaştık. Öyle mi diyorsun? Tamam Naci amca, iniyoruz hemen.” Konuşması bittikten sonra bana dönüp, “Naci amca yeni çay demlemiş bizi evine bekliyor,” dedi.

Ev sahibinin geveze biri olmamasını umarak emlakçının peşi sıra evden çıktım. Zira yaşlı adamla uzun uzadıya konuşacak ve onun ahret sorularına cevap verecek enerjim yoktu. Basamakları inip alt kattaki dairenin önüne geldiğimizde, zili çalmamıza gerek kalmadan kapı açıldı. Karşımda tonton, beyaz saçlı, dinç bir ihtiyar vardı.

“Hoş geldiniz. Buyurun,” diyerek bizi içeri davet etti. Güler yüzlü ve sevimli bir adama benziyordu. Evi derli toplu, eşyaları ise demode olmakla birlikte temiz ve bakımlıydı. Salona geçip birkaç dakika havadan sudan konuştuk. Emlakçının da dediği gibi zekiydi, muhakeme yeteneği de yerli yerindeydi. Biraz sonra izin isteyip mutfağa yöneldi ve akabinde dantelle örttüğü tepsinin üzerine dizdiği ince belli bardaklarla geri döndü. Çayımızı içtikten sonra emlakçı kira sözleşmesini hazırlamak üzere ofisine gitti.

İkimiz yalnız kalınca yaşlı adam, işim ve ailemle ilgili birkaç soru sordu, ama çok bunaltmadı beni. Bu arada gözüm büfenin üstündeki eski, siyah-beyaz fotoğraflara takılmıştı. Adamın tuvalete gitmesini fırsat bilerek gümüş çerçevelerin içine yerleştirilmiş resimleri incelemeye başladım. Gençliğinde yakışıklıymış Naci Bey. Erkeksi, ama hoş bir yüzü varmış. Bakımlıymış da anladığım kadarıyla. Arkadaşlarıyla birlikte göründüğü fotoğraflardan birinde bileğindeki şık saatle gömleğinin açık yakasından görünen kolye dikkatimi çekti, ancak adamın yaklaştığını duyunca o an nedenini bilmediğim bir tedirginlik hissiyle yerime döndüm. Az sonra da emlakçı geldi zaten. Sözleşmeyi imzalayıp dairenin anahtarlarını aldıktan sonra izin isteyip evden ayrıldım ve Kadıköy’e, annemlerin yanına döndüm.

Normalde rüyalarımı anımsamam, ama o geceki düşümü bütün detaylarıyla hafızamda saklıyorum. Rüyamda Cihangir’deki dairedeydim. Ancak odalarda bana ait olmayan eski model eşyalar vardı. Şaşkınlıkla etrafta dolaşıyor ve oymalı koltukların, 1950’lerden kalmış gibi görünen büfelerin nereden geldiğini düşünüyordum. Sonra fısıltılar, tıkırtılar ve iç çekerek ağlayan bir kadının sesini duydum. Korkuyla etrafıma bakındıysam da kimseyi göremedim. İçimi saran dehşet duygusunun itmesiyle yöneldiğim sokak kapısı kilitliydi. Bu arada sesler gittikçe yaklaşıyordu. Panikle kapı koluna asılıyor, ahşabı yumrukluyordum. Anahtarımı nerede bıraktığımı bulmak için zihnimi zorlasam da hatırlayamıyordum. Kapana kısılmıştım. Pencereyi açıp yardım istemek için salona koşarken duvarlar silindi ve ben kendimi karanlık boşlukta buldum. Adım atar atmaz da dipsizliğe yuvarlandım. Düşerken yeşil bir göz gördüm. Yanı başımdaydı ve gittikçe irileşiyordu. Hızla devleşip kuyu halini alan gözün içine çekilirken kan ter içinde uyandım. Kalp atışlarımın normale dönmesi için birkaç dakika geçmesi gerekti.

“Sinirlerim bozuk, o yüzden oluyor bunlar,” dedim kendi kendime. Beni en yakın arkadaşımla aldatan kocamdan yeni boşanmıştım ve kendime yeni bir hayat kurma çabasındaydım neticede. Aslında hâlâ öyleyim, fakat içine düştüğüm kâbus bana geri kalan her şey gibi bunu da unutturdu. O gün annemlerle kahvaltı ettikten sonra şehir hatları vapuruna atlayıp Beşiktaş’a geçtim. Oradan da ver elini Taksim dolmuşu. Deniz yolculuğunun gerginliğimi almasını boş yere beklemiştim. Naci Bey’e görünmeden yeni daireme girip yapılması gerekenleri belirlemeye çalıştım. Mutfak dolaplarını yenilemek gerekiyordu. Bir de boya-badana yapılsa yetecekti.

Son olarak arka taraftaki yatak odasına girdim. Duvara monte edilmiş ahşap, işlemeli dolaba takıldı gözüm. O kadar güzeldi ki, “Ben de kullanırım bunu,” diye düşünüp araladım dolabı. Üst kısmında giysi asmak için ahşap çubuklar ve birkaç askı vardı. Alt tarafında ise çekmeceler… Onlardan birini açtığımda kırmızı kadife kaplı bir kutu gördüm. Nesne içimde tuhaf hisler uyandırdı. Sanki konuşuyor ve “Eline alıp okşa, aç beni. Hadi, ne duruyorsun?” diyordu. Sessiz çağrısına uyup kutuyu özenle çekmeceden çıkardım. Bir müddet elimde tuttuktan sonra onu açma isteğini daha fazla bastıramayıp kapağını kaldırdım ve kalın, gümüş zincirin ucundaki madalyonu gördüm. Üstüne Yunan harflerine benzer şekiller kazınmıştı ve kadife yatağında pırıl pırıl parlıyordu. Acaba Naci Bey’e mi yoksa benden önceki kiracıya mı aitti?

Kaç dakika o bana, ben ona baktım bilmiyorum. Çok tuhaftı. Bir şeyler vardı o madalyonda. İçimden bir ses derhal kapağını kapatıp kutuyu aldığım yere bırakmam gerektiğini söylüyordu. Ne yazık ki dinlemedim o sesi. İçimde her an daha da güçlenen, madalyonu avucuma alma, hatta boynuma takma arzusunu yenemedim. Gümüş zinciri nazikçe çıkarıp, üzerindeki desenleri incelemek maksadıyla madalyonu güneşe tuttuğumda, hava karardı. Saat henüz çok erken olmasına rağmen akşam karanlığı tüm ağırlığıyla üstüme çullandı. Bunun dehşet dizisinin ilk halkası olduğunu, oda değiştiğinde anladım. Tıpkı rüyamdaki gibi 1950’li yılların zevkini yansıtan mobilyalar ve kocaman bir yatak peyda olmuştu dört duvar arasında. Korkudan yuvalarından fırlayacak kadar büyüyen gözlerimi yumup saniyeler boyunca açmadım. Hiç durmadan şu sözleri mırıldanıyordum: “Hayal bu. Gerçek olamaz.”

Ancak gözlerimi araladığımda hâlâ eski eşyalar vardı odada ve az sonra yaşanacakları haber verircesine yoğunlaşan tekinsizlik hissi kol geziyordu boşlukta. Daha fazla bastıramadığım çığlığımı serbest bıraktığımda burnumun dibinde bir kadın gördüm. 30 yaşlarında gösteriyordu, üstü başı kan içindeydi ve iri, yeşil gözlerinde delice bir ifade vardı. Bütün bunların madalyonla ilgili olduğu kafama dank ettiğinden onu elimden bırakmaya, yere atmaya çalıştım, ama beceremedim. Lanet olası zinciri avucuma yapışmıştı sanki. Ellerimi hızla hareket ettirdim, duvara sürttüm, ama kolye milim oynamadı yerinden.

Boğazımdan yeni bir çığlık koptuğunda kadın beni omuzlarımdan kavrayıp pencerenin önüne sürükledi. Dışarısı da farklılaşmıştı. Normalde otopark bulunması gereken alanda eski tarzda, ama yeni görünen güzel bir apartman vardı. Zaman değişmişti belli ki. İyi de nasıl olmuştu bu? Kadın halüsinasyon görmediğimi bana kanıtlamak istercesine buz kesmiş parmaklarını tenime bütün gücüyle bastırdı. Sonunda dudaklarımı güçlükle hareket ettirip, “Sen kimsin?” diye sordum ona. “Bunların anlamı ne?”

Cevap vermek yerine elleriyle gözlerimi kapadı. Korkudan tir tir titriyor ve umutsuzca madalyondan kurtulmaya gayret ediyordum. Rüzgârın sert darbelerini tenimde henüz hissetmiştim ki kadın avuçlarını yüzümden çekti ve ben önümde uzanan İstiklâl Caddesi’ni hemen tanıdım. Beyazperdede film seyreder gibi bakıyordum yolun iki yanındaki şimdikinden çok daha güzel ve bakımlı görünen tarihî binalara. İnsanların üzerindeki kıyafetlerin 1940’lı, 50’li yıllara özgü olduğunu anladığımda, varlığımı kuşatan dehşet ikiye katlandı. Yanımda duran kadının yırtıklarla dolu, kan lekeli giysisi gün ışığının altında öyle gerçek ve ürkütücüydü ki, dinle alakası olmayan ben, “Allah’ım sen aklımı koru,” diye inledim

Saldırgan sesler duydum sonra. Belli ki kalabalık bir gruptan geliyordu ve an be an yükseliyordu. Caddenin ortasında beliren, yumruklarını havaya kaldırmış topluluğu uzaktan görmek bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. Kötü hisler yayıyorlardı etrafa. Akıllarının insanlık dışı eylemlerin tohumlarıyla dolu olduğu belliydi. Ellerinde uzun sopalar bulunan bazıları önlerine çıkan dükkanların camlarını kırıyor, eşyaları yerlere saçıp üstünde tepiniyordu. İyice yaklaşmışlardı ve ben yerimden kımıldayamıyordum. İki tanesi, caddenin sol tarafındaki kiliseden sürükleyerek çıkardıkları rahibi dövmeye başladı. Zavallı adamın gözlerinde tarifsiz bir ürperti dalgalanıyor ve elleriyle kendini korumaya çalışıyordu.

Daha fazla bakmamak için gözlerimi yumup kendimi karanlığa mahkûm ettim. Ta ki yanı başımdaki kadının çığlığı kulaklarımda patlayıncaya kadar… Artık şüphem kalmamıştı. 1955 senesinin 6 ya da 7 Eylül gününde olduğumu biliyordum. Çok şey okumuştum 6-7 Eylül olayları hakkında. Gazetelerde Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığına dair yalan bir haber yayımlanmasının ardından İstanbul’da yaşayan, başta Rumlar olmak üzere Hıristiyanların evlerinin, dükkânlarının talan edildiğini, mezarlıklarına girilip kemiklerin sokağa saçıldığını, ellerinde tek tip sopalar bulunan saldırganların İstanbul’u dehşete boğduğunu biliyordum. İki gün süren o acı olaylarda saldırıya uğrayanlardan bazılarının öldüğünden de haberdardım. Bu arada sesler, çığlıklar gittikçe belirginleşiyordu ve ben gözlerimi açmaya korkuyordum. Tek isteğim geçmişin o karanlık vadisinden ayrılıp ait olduğum çağa geri dönmekti.

Kadının hıçkırıklarını işittiğimde istemsizce araladım gözlerimi. Hem umutsuzca ağlıyor hem de geçmişi izliyordu. Yeniden İstiklâl Caddesi’ne baktığımda yanımdaki kadını peşindeki adamlardan kaçarken gördüm. Saldırganlardan üçünün elinde uzun sopalar, birinde ise kazma vardı ve tüm güçleriyle koşarken bir yandan da bağırıyorlardı.

“Defolacaksınız buradan gâvurlar,” diyordu biri. Diğerlerinden ise “Koşun, yakalayın şunu,” sesleri yükseliyordu. Kadın can havliyle İstiklâl Caddesi’ni yarıp karşısına çıkan sokaklardan birine girdi. Nefesi kesiliyor, can çekişenlere özgü sesler çıkarıyordu. Sıraselviler Caddesi’ne henüz varmıştı ki ayağı takılıp yere düştü. O an onunla birlikte benim de boğazımdan umutsuzluğa bulanmış iniltiler yükseldi. Adamların gittikçe yaklaştığını fark eden kadın güçlükle de olsa ayağa kalkıp koşmayı sürdürdü. Geçtiği yolları tanıyordum. Cihangir’e doğru gidiyordu. Nefesim kesilerek toza dumana boğulmuş caddeleri şık, topuklu ayakkabılarıyla dövüşünü izledim. Etrafta insanlar vardı, ama herkes kendi canının derdine düştüğünden, hiçbiri ona yardım etmiyordu.

İçinde bulunduğum binanın olduğu sokağa adım attığında umut ışığı vurdu zihnime. “Belki de evine girip kapıları kilitlemiş ve kurtulmuştur o adamlardan,” diye düşündüm. Sanki onun yerinde ben varmışım gibi nefes nefese kalmıştım. Soluklarım sıklaşmıştı. Kadın, apartmanın önüne gelince sımsıkı tuttuğu küçük çantasına daldırdı elini. Belli ki anahtarını arıyor, ama bulamıyordu. Bu esnada kadının boynundan sarkan madalyonu görüp yeni bir dehşet dalgasının altında kaldım. Elimdekinin tıpa tıp aynısıydı. İnanamıyordum bütün bu olanlara. Sesler, düşünceler, tahminler aklımda içe içe geçip yumak olmuştu ve onu nasıl çözeceğim hakkında en ufak fikrim yoktu.

Adamlar sokağa daldığında yanımdaki kadınla birlikte tiz çığlıklar attım. Aklımı geçmişin karanlığında yitirmeme ramak kalmıştı. Kadın nihayet anahtarını yakalayıp kilide soktu. Kapının açılırken çıkardığı pes ses yeniden yeşeren umutlarımın ilk adımıydı. Apartmana girdiğinde derin bir soluk aldım, ama adamlardan biri kadın kapatmadan önce kapıdan geçince gözlerim yuvalarından fırladı. Korktuğum başıma gelmek üzereydi. Kadın can havliyle onun ellerinden kurtulup merdivenlere yöneldi, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istiyordu. Diğerleri ilk adamın peşinden binaya girdiğinde dizlerimin tutmadığını hissettim. Neredeyse kontrolümü kaybedip yere yuvarlanacaktım.

Dairesine çıkmak üzereyken öndeki sopalı saldırgan onu eteklerinden yakalayıp çekiştirmeye başladı. Ötekilerin de yetişip kadının üstüne çullanması fazla sürmedi. Saçları darmadağın olan kadın onu tokatlayan, üstünü başını çekiştiren adamlara gücünün son kırıntılarını kullanarak direniyor, etrafa tekmeler savuruyordu. Dairelerin kapalı kapıları açılsın, birileri yardıma gelsin diye bekledim, ama kimse çıkmadı dışarı. Kadın karanlık bir sondan kurtulmak güdüsüyle adamları atlatıp yeniden merdivene yöneldiğinde kalbim göğüs kafesime dayanmıştı. Zavallı bir-iki adım atmıştı ki sopalılardan biri yeniden eteklerine yapıştı ve kuvvetinin son zerrelerini de yitiren kadın, dengesini daha fazla koruyamayıp basamaklardan yuvarlandı. Düşüşünü yanımda duran onunla birlikte izlerken gözyaşlarımı tutamadım. Basamaklardan birine çarptığı başından oluk oluk akan kan, mermer zemine yayılıyor ve kadının kocaman açılmış yeşil gözlerine ölüm soğukluğu iniyordu.

Sopalılardan biri “Kadın öldü, gidelim,” dedi diğerlerine. “Bu ses tanıdık geliyor bana, ama nereden?” diye düşündüm. Saldırgan artık nefes almayan kadının boynundaki madalyonu çekip aldı ve akabinde basamaklara yöneldi. İşte tam da o an gördüm onun yüzünü ve anladım sesinin bana neden yabancı gelmediğini. Oydu bu. Bir gün önce gümüş çerçevenin içindeki fotoğrafta arkadaşlarıyla birlikte gülümserken gördüğüm Naci Bey’in gençliğiyle karşı karşıyaydım. Siyah saçlarının çevrelediği yakışıklı yüzü, içindeki karanlığı nasıl da maskeliyordu. Derken resimde dikkatimi çeken ve adamın yakası açık gömleğinden görünen kolye geldi aklıma. Kadının madalyonuydu o. Lanet olası yaratık onu öldürmüş ve takısına el koymuştu. Belli ki sonra da evine…

Madalyonunu hâlâ elinde tuttuğum kadını o sevimli görünen ihtiyarın öldürdüğü gerçeğini kabul etmem kim bilir kaç dakikamı aldı ve sonunda bunu başardığımda olduğum yere çöküp hıçkırıklara boğuldum. Kadın soğuk eliyle omzumu kavrayana kadar orada öylece kaldım. Onun dokunuşundan aldığım cesaretle ayağa kalktığımda dehşet manzarası silinmiş ve oda eski haline dönmüştü. Kadın bana bakarak ağır ağır yürüdü ve ahşap dolaba girip gözden kayboldu. Ardından koşup kapağını açtığımda dolap boştu ve elimdeki madalyon yok olmuştu.

Kendime geldikten sonra saatler boyunca madalyonu ve onu saklayan kadife kutuyu aradım, ama bulamadım. O binadan nasıl çıkıp Kadıköy’e döndüm bilmiyorum. Eve geldiğimde kendimi yatağıma attım ve saatlerce gözümü kırpmadan tavana baktım. Günlerdir geçmişinin karanlığını sırtında taşıyan acılı hayaletler gibi geziyorum etrafta ve kimseye başımdan geçenlerden bahsedemiyorum. Bunları yazıya dökmek de rahatlatmadı beni.

Ömrünün son demlerini yaşayan o adamın yüzünü bir daha görmeye dayanamam. İşlediği cinayetin yükünü nasıl taşıyabiliyor? Vicdanı sızlamıyor mu? Aklımı kemiren bu suallerin cevabı yok bende. Bir daha asla Cihangir’deki binaya giremeyeceğimi ve adını bile bilmediğim o kadının kocaman açılmış yeşil gözlerinden yayılan acıyı hayatımın sonuna değin hafızamdan silemeyeceğimi çok iyi biliyorum. Keşke tanığı olduğum 60 küsur yıllık dehşetin ağırlığını nasıl taşıyacağımı da bilebilseydim.

Özlem Ertan

Yorum (0)


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. zorunlu alanlar işaretlendi *