Dracula İstanbul'da | Serhat Filiz - Dark İstanbul
Dracula İstanbul’da | Serhat Filiz

Türk sinema sektöründe korkunun tam olarak bir tür olarak sayılabilmesi milenyumun başlarına denk gelir. Büyü filmi ile başlayan bu furya daha sonra çekilen cin temalı diğer filmlerle yerini daha da pekiştirmiş, korkunun bir tür olarak Türk sinema sektöründe adının geçmesine sebep olmuştur diyebiliriz. Daha sonra Türk korku sineması bu yönde ilerlemiş ve birçok cin temalı film çekilmiştir. İnsanın aklına ister istemez geliyor, neden sadece cin temalı filmler? Bunun en önemli sebebi, sinemanın ülkemizde ağırlıklı olarak ticari bir sanat dalı olarak görülmesi. Türk-İslam kültüründe hayalet, kurt adam, vampir gibi öğeler de olmadığı için Türk korku sineması sadece cin hikâyelerinden ibaret görünüyor. Ancak aslı öyle değil. 

İslamiyet öncesi Türk tarihinde İtbarak adı verilen yaratıklardan bahsedilir. Hatta Oğuz Kağan’ın kaybettiği tek savaş İtbarak savaşı olarak geçer destanda.  İtbaraklar, Oğuz Kağan destanına göre, insan formunda ancak bir insandan daha iri, köpek veya kurt başlı, güçlü yaratıklar olarak tasvir edilir. Yine destana göre kurt başlı yaratıkların yaşadığı bu bölge İskandinav mitlerine göre “köpek başlı insanların” yaşadığı bölge ile aynı yere denk gelmektedir. Bu bir tesadüf mü, yoksa tüm destanlar tek bir destandan mı türedi sorusu geliyor insanın aklına. Yani başka bir deyişle, elinde yıldırımdan mızrağı ile Olympos’ta yaşayan baş tanrı Zeus, yine kuzey mitlerine göre Asgard’da yaşayan şimşekten oluşan çatalıyla halkları yöneten Odin’dir. Tasvirler, hikâyeler neredeyse aynıdır. Aslında bu başka bir inceleme konusu ama detay olarak burada dursun. Bir başka inanışa göre antik mısır mitlerinde de Anubis adı verilen köpek başlı bir ırktan bahsedilir. Yani genel olarak cinli filmler dışında, diğer korku öğelerini kullanırsak, Türk inanışına ters düşeriz fikri yanlış gibidir. Görüldüğü üzere Türk mitolojisinin temelini oluşturan Oğuz Kağan destanında Kurt adamlardan bolca bahsedilmektedir. 

Vampir öğeleri ise Türk mitoloji ve kültüründe,  kurt adamlar kadar çok olmasa da bir takım belge ve kitaplarda rastlanan bir öğedir. Ancak bizim taraftaki vampirler, Batıdaki gibi yakışıklı, soylu ve kültürlü olmaktan çok uzakta. Genelde kıllı, kaba saba vahşi yaratıklar. Opkan, kan emerek hayatta kalan bir yaratık. Çuvaş Türklerinin inancına göre salgın hastalıklara sebep olan, görünmez olabilen bir kan emici. Diğer kan emici yaratığımız Ubır.  Başkurt Türklerine göre ağzından alev çıkarabiliyor. Bazen kurt kılığına girip koyunları parçalayabiliyor. Gagavuz türklerinin  inanışına göre ölen bir kişi Ubir olarak geri dönerse,  mezarı açılıp göğsüne çivi çakılır. Ubır, genellikle Romanya ve Moldova’da yaşayan türk topluluklarınca “vampir” anlamında kullanılan bir sözcük. Ayrıca çekçe ve slovakyacaya “upir” olarak geçmiş. Kimi filologlar vampir kelimesinin kökeninin ubır/upir’e dayandığını savunur. En büyük vampir mit’i i olan Kazıklı Vlad efsanesinin Romanya kökenli olduğunu düşünürsek, akla yatkın geliyor. Bilindiği gibi kazıklı Voyvoda’nın halk içindeki lakabı Kont Dracula Vlad Tepes. Aslında Vlad Tepes’in babasının adı Vlad Dracul. Drakula ise ejderin ya da şeytanın soyu demek. Krala, İslam’a (ve Osmanlı’ya) karşı savaşan Alman şövalye topluluğunca verilen bir isim bu. Babasının oğlu olarak Tepes’ten de Vlad Dracul olarak bahsedilirmiş. Yani “Ejder kont Vlad Tepes.”

 Kendisi hala Romanya’da bir kahraman gibi görülen, heykelleri olan bir zat ı muhterem.  

Böylece anlıyoruz ki Türk kültüründe kurt adam, vampir ve hortlak hikâyelerine bolca rastlanır. Konumuza dönersek, bu öğelerle ilgili filmler çekilmemesin sebebi olarak gösterilen “Türk kültüründe bu öğeler yok” savı çok da doğru değil. Ancak evet, ticari olmayacağı doğrudur. Sinema seyircisi, kendi kültüründen öğeler görmek ister, tanıdık olsun ister beyazperdede izlediği şeyin (!)

Aslında 67 yıl önce bu klişe kırıldı. Hem de birçok yönü ile. Bu yazının konusu da bu zaten. 1953 yılında yerli korku filmlerinin öncüsü, atası sayılabilecek bir film çekildi. Mehmet Muhtar’ın yönetmenliğini yaptığı  “Dracula İstanbul’da…” Transilvanya – Edirne – İstanbul üçgeninde geçen bir macera.

Filmin konusuna şöyle bir baktığımız zaman Bram Stoker’ın Dracula’sını andırıyor. İşin aslı daha da değişik. 1928’de Ali Rıza Seyfi adında bir yazar Bram Stoker Dracula’sını alıp “Kazıklı Voyvoda adında bir roman yazıyor. Stoker’ın kitabı ile bire bir aynı. Lonrda, İstanbul olmuş, Karakterlerin isimleri değişmiş… Film de bu kitabın senaryolaştırılıp, çekilmesi diyebiliriz.  Bir diğer enteresan nokta da Dracula’nın asında Kazıklı Voyvoda olduğunu batının neredeyse yarım asır sonra 70’lerde uyanması diyebiliriz. Oysaki Ali Rıza Seyfi bunu 1928 yılında keşfetmiş, Bram Stoker’In Dracula’sına bu bölümleri eklemiş

Türkiye’de bazı gayrimenkuller alan Kont Dracula’ya bazı evrakların ulaştırılması gerektir. Bu iş Avukat Azmi’ye düşmüştür. Azmi’yi ormanın girişinden şatoya götürecek olan atlı arabanın şoförünün de aslında Kontun kendisi olmasına dek bire bir kopya edilmiş. Yerli Dracula filmi, bir yere kadar kitapla paralel gidiyor. Azmi, Dracula’nın sırlarını keşfediyor, kim olduğunu anlıyor. Çirkin uşağın da yardımıyla şatodan kaçmayı başarıp İstanbul’a dönüyor. Drakula ise sırrının açığa çıkmasını önlemek için Azmi’nin peşinden İstanbul’a geliyor. Doktor Resuhi Bey’in yardımıyla Dracula yok ediliyor. Resuhi Bey “Van Helsing” oluyor burada.

Anlaşıldığı üzere film, klasik Dracula öyküsünün İstanbul uyarlaması. Londra değil de İstanbul… 

Filmi önemli kılan birçok şey var. Bunların en önemlisi, Dracula İstanbul’da filmi, günümüze ulaşan ilk yerli korku filmidir. Aslına bakarsanız 1949’da çekilen başka bir film ( Çığlık ) çekilen ilk Türk korku filmidir. Ama bu filmin hiçbir kopyası günümüze ulaşmayı başaramadığı içini ilk korku filmi Dracula İstanbul’da olarak kabul edilir. Film, her ne kadar yapımcısı Turgut Demirağ ve sanat yönetmeni Sohban Koloğlu şiddetle reddetse bile, 1931 de Amerika’da çekilen “Universal Monsters – Dracula” filminden bire bir sahneler içerir. 

Film 7 haftada, yapımcı Turgut Demirağ’ın köşkünde çekilmiş. Türk film dostları derneği film festivalinde, en başarılı 5 filmden biri seçilmiş. Şato ve mezarlık iç çekimleri ile Azmi’nin dansçı sevgilisini oynayan Annie Ball’un dans ettiği sahneler tiyatro dekoru olarak hazırlanmış. Şatodaki kalkanlar, zırhlar ve kılışçlar tel iskelet üzerine alçı dökülerek hazırlanmış. Sonra da griye boyanıp metal efekti verilmiş. Film zaten siyah beyaz olacağı için çok detaylı da uğraşılmamış.

Bahsedilmesi gereken en önemli şey, dünya sinema tarihinde ilk defa bu filmde bir vampirin köpek dişleri görünmüştür.  Holywood yapımlarına öncülük etmiş olabilir veya aklın yolu bir. Filmde enteresan detaylar var. Doğu ile batı karşılıklı olarak ötekileştirilmiştir. Azmi’nin Romanya’da, köylülerle konuştuğu sahnelerde, köylülerin Dracula adını duyunca istavroz çıkarması üzerine Azmi’nin boynundaki muskayı göstermesi bu ötekileştirmenin en büyük örneği. Azmi’nin sevgilisi Güzin’in bir dansöz olması ancak bu meziyetini yardım maksatlı Kızılay menfaatine organizasyonlarda sergilemesi gibi enteresan detaylar bunlar. Bir diğer önemli detay da Drakula’yı uzak tutmak için haç yerine bolca sarımsak tercih edilmiştir. 

 

Atıf Kaptan. Enteresan bir oyuncu. Bu filmde Dracula’yı canlandırıyor. Kendisini genelde eski Türk filmlerindeki fabrikatör, maddiyata haddinden fazla önem veren materyalist bir baba olarak görürüz. Kısa replikleri ve neredeyse on saniyeyi geçmeyen sahnelerle, figürandan bir tık öte, yardımcı oyuncudan misliyle aşağıdadır. Oysaki Dracula filmindeki performansı sonradan çekilecek birçok Dracula filmindeki Dracula’lara bile parmak ısırtacak cinsten.

Avukat Azmi’yi oynayan Bülent Oran ise, utanmasa neredeyse dönemin tüm Yeşilçam filmlerinin senaryolarını yazacak olan kişi. Kendisine daha sonra Türk sinemasında korku türünün neden devam etmediği sorulduğunda şöyle yanıtlamıştır:

“Bizim sinemamızda izleyici filmdeki karakterle özdeşleşmek ister. Korku türünde bu bağı kurmak güç. Kimse canavarlarla uğraşan bir kahraman olmak istemiyor. Onu yerine sevdiğine kavuşmak için durmadan aynı adamları döven jön olmak hoşlarına gidiyor.” 

70’li yıllardaki şartlara göre söylenenler doğru olabilir. Ama şimdi neredeyse tüm şartlar değişti. Bu soruya bir neden aranacaksa, izleyicilerin büyük bir kısmının batıl inançlar nedeniyle gerilmekten tatlı bir haz almaları. Bilirsiniz, zaman zaman arkadaş toplantılarında içinde cin geçen anılar anlatılır, herkesin bir hikâyesi vardır. Genelde ortamda herkes bu konudan rahatsız olur, konuyu kapatmak istenir bir yandan. Ama diğer yandan sohbet çok tatlıdır, laf lafı açar. Gecenin sonunda tüm ışıklar açık uyunur. 

Sonuç olarak Dracula İstanbul’da, çekildiği dönemde çok başarılı olmasa da yakın tarihte tekrar popüler olmuş ve festivallerde, özel gösterimlerde bolca yer bulmuştur beyazperdede. Atıf Akptan’ın performansı ile en kaliteli Dracula performanslarından biri. Film, günümüz değerleri ve algısı ile bakıldığında absürt kaçacak kadar ilginç. Ancak kesinlikle kült bir film.  Aslında filme son noktayı koyan final diyaloğu bu filmin ne kadar bizden, ne kadar samimi bir film olduğunu vurguluyor. Belki de filmi “ sonradan” bu kadar ilgi çekici ve enteresan kılan da bu samimiyet.

Azmi: Bundan sonra sarımsak görmek istemiyorum.

Kız  : Tamam hayatım. Artık cacığı da sarımsaksız yeriz.

Yorum (0)


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. zorunlu alanlar işaretlendi *